27 Aralık 2012 Perşembe

2013'e Yeni Bir Ben Lazım!



Her yeni seneye başlarken tek dileğim o yeni seneye yanımda -veya en kötüsü bir telefon uzakta- sevdiklerimle girebilmektir.
İkinci dileğimde yeni yıla girişimin sıkıcı bir akşamdan ibaret olmamasıdır.
Evet bu kadar basittir dileklerim.
Sevdiklerimle girebilme temennim malum, ben de herkes gibi insanım. Belki her insana göre biraz daha sevme ve sevilme ihtiyacı duyan bir insanım o yüzden öyle özel zamanlarda çevremde alakasız insanlar istemem.
Diğer sebebe gelince, bana göre bir yıla nasıl girersen öyle gidiyor. Evet cidden buna inananlardanım ben. Bu yüzdendir ki sıkıcı bir gece hep korkutur beni.
Aslında bakıldığında yılbaşı gecelerinde eğlenme oranın sarhoş olmaklada alakalıdır biraz. Ne kadar eğlenirsen o kadar içersin, ne kadar içersen o kadar daha eğlenceli olur bu özel gece. Bir de içtikçe 'genç' hissedersin kendini ki yeni bir seneye girerken genç hissetmek gerçekten de çok önemlidir! Doğum günü gibi zamanlarda önceden hazırlarsın kendini ''Bir yaş daha büyüyorum lan.'' dersin. Ama yılbaşı öyle değildir, hazırlıksız yakalar adamı. Noel babaydı, ren geyikleriydi derken yeni seneye geçmiş olmanın sayısal hesaplamada yaşı değiştireceğini farketmezsin, sonra bir anda çarpar gerçeklik o ren geyiğinin boynuzlarını poponda hissedersin benden söylemesi...
Her sene bu kadar planlı programlı giderken bu seneyse yeni yıla nasıl bir psikolojide gireceğime ve 2013'te nasıl bir insan olacağıma dair ilk kez bir ipucum yok!
Sevdiklerim yine yanımda, yakınımda olacak kesin; ancak yeni yıla girerken ben sıkıcı bir insan mı olacağım ve bu sebeple bir sene sıkıcılığa mı mahkum kalacağım diye düşünmeden geçemiyorum! E alkol de yok neticede insanlara bakıp bakıp ''Ne saçma görünüyormuş lan'' demenin de tam zamanı!
 Son 18 haftadır hamileliğin vermiş olduğu türlü fizyolojik ve psikolojik sebepten dolaylı olacak ki kendimi ''sıkıcı'' bir insan olarak nitelendirmeye başladım ve bunun önümüzdeki bir seneyi etkileyeceğini düşünmekten korkar oldum. 
''Ay normaldir öyle hissetmen.'' falan demeyin bir anlatıyım önce ben size.
Bir kere iş günlerinde akşam 21:00-21:30 oldu mu hizmet dışı konumuma geçiyorum. İlk haftalarda koltukta uyukluyordum kendime yediremediğim için şimdi saldım kendimi yatağa gidiyorum direk. Saat 21:00 sularına geldi mi bir panik hali başlıyor bende zaten sormayın. Hani küçükken yatma saatiniz vardır da o saat gelmesin istersiniz ya, aynen o psikoloji işte... İşin kötüsü ne kadar erken yatarsam yatayım sabahları uykumu alamamış olarak uyanıyorum hep. ''Bu akşam 7'de falan uyuyacağım.'' diye planlar yapıyorum bir de içimden. Neyseki henüz o duruma düşmedim; ancak eli kulağındadır.
İkinci olarak yediğim yemekler çok sıkıcı bir hale gelmeye başladı. Veya cümleyi doğru kurmak gerekirse ''Yeme potansiyelim benim canımı sıkmaya başladı!''. Bir insan midesinde sürekli bir kara delikle dolaşıyor gibi hisseder mi? Ben hissediyorum işte! Bir öğünden sonra midemi diğer öğüne hazır hissetmem için bana on beş dakika verin yeter! E dolayısıyla kilo yapmayacak, bebek için faydalı olacak gıdaları tüketmeye çalışıyorum. Bu da beni sıkıcı bir insan haline dönüştürüyor yavaş yavaş. Eskinin küp küp kesilmiş peynir yanına somon füme Sezin'i gitti ''Oha bu enginar da çok güzelmiş!'' cümlesine karşılık ''O enginar değil kereviz!'' cevabını duyup buna şaşırmayan, omuz silkip geçen Sezin geldi.
En vahim konuya gelecek olursaaaak...
Hayatında obsesif şekilde sürekli bir konudan bahseden insanlara çoğunlukla gıcık olmuşumdur. Bu tarz insanlar benim için basit bir tabirle : sıkıcıdır! Ne bileyim ben, bir insanın evine kedi köpek alıp sürekli bundan bahsetmesinden tutun, diyetisyene başladığı için yediğiniz her lokmanın kalorisini size sürekli anlatan insana kadar... ''Arkadaşım bi kes! Bi dur! Bi müsade et ben de kendi hayatımdan bahsedeyim!'' demek gelir içimden.
 İşte son zamanlarda ben de bu kafasını koparmak istediğim insanlardan biri haline gelmiş olabilirim!
 Konuştuğum, konuşmak istediğim konu varsa yoksa hamilelik ve bebek!
Böyle saçma sapan detayları falan anlatmak istiyorum hem de insanları bayıncaya kadar. Ne bileyim bebeğin hangi haftada kaç cm olması gerektiğini falan paylaşasım geliyor arkadaşlarımla. Zaten elimde telefon video izletip duruyorum herkese ''Bak şurası burnu, bak şurası göbeee.'' diye. Çekilmez çile haline gelmeye başladım yani... Bunu da bir arkadaşım sayesinde anladım yoksa burada size falan yazmazdım bunu. Çok yakın bir arkadaşım ''Kanka ya bu çocuk doğunca sürekli bebeğinden bahseden annelerden olmayacaksın değil mi?'' dedi. İşte o an beynime dank etti böyle bir ihtimal olduğu da toparlamaya başladım. Bu tarz konuları daha ziyade hamile tanıdıklarla ve forumlarda konuşup normal hayatımda 'eskisi gibi' davranma kararı aldım. Tabii çok da mümkün olmadı. Beni boğmak isteyen bir kaç kişi hala vardır...
Şöööyle bi özetliyeyim dedim durumu sizlere.
Bu vesileyle de 2013 için dileğimi de dileyeyim istedim.
2013'te evli barklı çocuklu amaaaa sıkıcı olmayan bir insan olmayı diliyorum!
Bir de detaylı ultrasonum  var Ocak sonu o çok iyi geçsin istiyorum.
Detaylı ultrason ne mi?
Dur anlatıyım hemen sana.
Şimdiiii.....
Şaka lan!

Mutlu yıllar!

Not : Bir önceki bölümde içime doğdu dememiş miydim? Pipiyi gördüm beyler bayanlar. Oğluşumuz Efe'miz geliyor.
Not2: Minik bey'in ilk yılbaşı hediyeleri geldi. Dayanamadım iki annemizin hediyelerini görün istedim. Çok tatlı değiller miiii? (ve baymış arkadaşlar cevap verir: AYYYY ÇOOOOOK TATLILAAAAAAAAAAAAAAAAR!)



29 Kasım 2012 Perşembe

İyi Ki Varsın Koca!


Evlilik üzerine yazıp çizdiğim sevgili blogumda bir süreliğine hamileliğimi paylaşacağım.
Hemen tepki yapmayın!  
'Görmemişin çocuğu olmuş tutmuş pipisini koparmış' tarzı bir paylaşım olmayacak benimkisi  -Pipi dedim lan, allah söyletti erkek mi olacak acaba?-
 Evlilik kavramıyla birarada aktarmak istiyorum size bu süreci, zira hayatımda eşimin değerini daha iyi anlayacağım başka bir süreç yaşayamam.
Evet yanlış okumadınız!
Şaka yollu da olsa blogumda bol bol gönderme yaptım şu ana kadar pek sevgili kocama; ancak bu sefer gönderme falan yapmayacağım. Bir tek takdir edeceğim onu. Çünkü o olmasaydı şu üç buçuk aylık süreç üç buçuk yıl gibi hissettirirdi kendini, ne yalan söyleyeyim...
Benim için hamileliğin ilk zamanları pek laylaylom geçmedi açıkçası. Şu anda 15. haftamdayım ve yaklaşık 4. haftamdan beri kusuyorum! Hani öyle kibar kibar ''Azıcıcık çıkardım'' cinsinden falan da değil kusmalarım.
Geçen haftaya kadar günde 6-7 kez olan kusmalarım son bir haftadır günde 1-2'ye düşmeyi başardı. ''Aman maşallah!'' dediniz bile değil mi? Hayatınız bir döneminde 10 hafta boyunca her gün kustuğunuzda ben de size bu cümleyi kurayım bakayım gırtlağımı sıkasınız gelecek mi? Hormonlarım da ilginç bu aralar, olur böyle tepkiler...
Bu süreçte insanın en yakın arkadaşı yine kendisi, bir kere bunu söyleyeyim. Onun dışında yaşadığınız buhranı kime anlatırsanız bir yere kadar yardımcı olabiliyorlar. Çoğunlukla da yardımlar ''Ya öyleymiş bu süreç, bir altı hafta daha dayanacaksın artık...'' şeklinde bir çaresizlikle bitiyor. Bir de ''Sen yine iyisin... Sen 6 kusuyorsan bizim komşunun kızının kuzeni 16 kusuyordu... Senin psikolojin bozuksa o kızcağız sürünüyordu..'' diyen kıyaslamacılar var.
Kendime söz veriyorum hiç bir hamile tanıdığıma bu tarz bir kıyaslama yapmayacağım!
Hatta günde 1 kez kusuyorsa ''Ah yavrum kıyamam ben de kusuyordum da senin durumun inan daha beter!'' diyip onu önem sıralamasında birinciliğe koyacağım o hassas insanı.
Çünkü bana kalırsa her hamile kendini önemli hissetmeli!
Ben de biliyorum dünyada tek hamilenin kendim olmadığımı ve sonuncu da olmayacağımı ama bunu insanın gözüne sokar gibi sürekli soylemenin veya ''Ay sen de şımardın!'' mesajı vermenin bir anlamı var mı? Belki sen daha çok kustun, belki başka bir tanıdığın öldü geberdi bu süreçte de sence benim ne derece umrumda? Heh diyorsan ki ''Sen de benim umurumda değilsin, ister kus ister gaz çıkar...'' o zaman ''Nasıl gidiyor?'' sormayacaksın acıklı gözlerinle...
Ne diyordum?
Heh !
İnsanın bu süreçteki en yakın arkadaşı kendisi!
 Bir de benim kadar şanslıysanız kendinizden de yakın bir kişi olabiliyor hayatınızda...
O kişi benim için sevgili hayat arkadaşım, biricik kocam!
Kusmalarım, yorgunluğum, ruh iniş çıkışlarım başladı ve benim melek kocam daha da melek bir erkek oldu bana karşı. Hani ''Elimi sıcak sudan soğuk suya koydurmadı...'' derler ya gerçekten de öyle.. Bunu karnımdaki bebek için yaptığını düşünüyor olabilirsiniz, öyle olsa da hiç bir sakıncası olmazdı zaten, ama benim pek sevgili kocam defalarca kendisinin şu anda tek bir bebeği olduğunu, o bebeğin de ben olduğumu söylemeden geçmedi...
Normalde başkasından duysam ''Iyk böyk sevgi pıtırcığı manyaklığı!'' olarak yorumlayabileceğim bu yoğun  ilgiye bu dönemde o kadar çok ihtiyacım varmış ki...
Benim dışımda birinin herhangi bir kıyaslama yapmadan beni anlamasına, ben kusarken kapıdan ''Nasılsın?'' diye seslenmesine, ''Nasıl olabilirim sence sorduğun da soru mu?'' diye cevap aldığında tatlı tatlı gülmesine, mide bulantımı geçiriyor diye ayaklarımı ovalamasına, hayatında baştan sona bir yemeği yapmamış olmasına rağmen sadece ben vitamin alabileyim diye oturup etli dolma yapmasına, her akşam işten eve gelip o sofrayı kurup sonra da ''Sen gidip yatıyorsun bakalım!'' diyip sofrayı toplamasına...
Her şeyi bir kenara koydum birinin ''Senin yaşadığın bu süreci ben yaşayamazdım! Ben bu kadar güçlü olamazdım!'' demesine o kadar ihtiyacım varmış ki...

Beyler siz siz olun  bu süreci zor da yaşasalar kolay da yaşasalar eşinize ilgi göstermeyi ihmal etmeyin!
İki güzel söz söylediniz, evdeki sorumluluğu üstünüze aldınız diye ''Allahhh bu adam ömrü boyunca yemek yapar artık, mantı bile açar yavrummmm!'' diye düşünmez hiç bir kadın, paniklemeyin. Ayrıca hatırlamakta fayda var siz askerdeyken ''Komutan kaşını kaldırdı, üst dönem böyle yaptı, alt dönem şunu dedi!'' diye şikayet ettiğinizde o kadınlar sizi saatlerce dinledi ! Askerden döndüğünüzde, o tek anıyı farklı kombinasyonla yüz kişiye anlatırken de o kadınlar yanınızdaydı! En ufak nezlenizde ''Ölüyoruuuuum beeeen...'' diye inlediğinizde inandı o kadınlar sizlere, ölmeyesiniz diye üstünüzü örttüler, çorbanızı yaptılar.
Kısacası nah ödersiniz o kadınların haklarını!
''Ne kızıyorsun be? Daha bırak hamileliği, baba olmayı evli değilim bacım ben!'' demeyin bana da... Ben testi kırılmadan uyarayım sizleri zira bu hormonlarla o testiler kafanızda parçalanır.

Kocacığımın tatlı tatlı tatlılıklarını paylaştığım bu bölüm için ''Sezin zorla nazar değdireceksin!'' diyecek şimdi canım arkadaşlarım..
Bana nazar falan değmez, korkmayın,
O nazar canavarlarını tek eliyle boğar benim bir tanecik kocacığım!

18 Kasım 2012 Pazar

Pabucun Teki...

Blogumda bir misafir var bu hafta...
Bu misafir benim bir tanem, babam...
Ben gözlerim yarı dolu, aralarda gülerek okudum güzel yazısını.
Umarım sizler de keyifle okursunuz.

Sevgiler,



Kızımı evlendirme aşamalarını,nasıl duygular içerisnde olduğumu yazmaya başlarsam günlerce okunacak sayfalar çıkabilir karşınıza. Beni en iyi kızını evlendiren babalar anlayacaktır bundan eminim.
Benim bir tanem evlilikte bir yılın doldurdu. Evde elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyen prenses, iş yaşamıyla birlikte sürdürdüğü ev hanımlığına uyum sağladı ve başarılı oldu bile; ya da en azından ben böyle gözlemliyorum.
Yaz başından beri, çocuk sahibi olmak , genç annelik çok güzel hem de ileride kuşak farkı olmaz gibi konuşmalar sonrasında  bebek kararı gelebileceğini  tahmin ediyordum.
Bir gün baba kız teknede rakımızı yudumlarken yumurtlayıverdi kızım; ''Bebek kararı verdik.''
''Ne güzel'' dedim , açıkçası bir anda dünyalar değişmedi o an, bebek kararı vermişlerdi... Bir daha açılmadı konu,günler haftalar geçti üzerinden ve bir gün...
''Hamileyim !!!''
Hamile mi????
Anne olacak benim minik prensesim!
Çok mutluyum ...
Ama bir an duruverdim, ben dede olmaya hazır mıyım? 56 yaşındayım, çok mu yaşlandım? Eyvah artık ciddi bir adam mı olmalıyım?
Çocuktum,delikanlı oldum.
Delikanlıydım , adam oldum.
Adamdım, koca oldum.
Kocaydım, baba oldum
Babayken dede olmak...
Karmakarışık duygular içerisine girdim bir an, beyaz sakallı, yaşamı ağırdan yaşayan,emekli, arkadaşlarıyla sürekli sağlık konuşan, geveze bir ihtiyar mı oluyorum yoksa?
Dede olmaya hazır mıyım ben?
Ban sordular mı dede olmayı istiyor muyum diye?
Arkadaşlar ''Aaa  dede geldi, dede dede dede'' derlerse ne yapacağım ben?

Ben yaşamda alacağım tüm kararları içsel olarak simule ederim, neler yaşayabileceğimi düşlemeye ve karşılaşabileceğim sorunları bulmaya çalışırım.Sonunda olumlu ve olumsuz yönlerine göre karar alırım ve  böylece sorunlara hazırlarım kendimi.Ama bu böyle bir seçenek değil ki,buna rağmen simule ettim.
Teknedeyiz ve yelken öğretiyorum, kaptanlığa hazırlıyorum torunu, koşturuyoruz , gülüyoruz eğleniyoruz ve bol bol şımartıyorum . Ben ya da torun yorulunca sıra hemen anne ve babaya geliyor. Bu hoşuma gitti eğlen , azdır ,güldür,koştur ve ver anneye!
Torunu , bu arada adını şimdilik mercimek koydum, çok ama çok seveceğimi anladım simülasyonda. Beni yaşlanadırmıyordu; daha iyisi genç dinamik dede yapıyordu.
Babayken genç dede...
İşte genç dede kavramı tam yerine oturdu kafamda! Enerjik genç dede! Benim torunuma yakışır bir dede.
Çok mutluyum, bir yığın plan var kafamda ama  annesi bilmiyor , bilse hemen başlar ''Ama babaaaa yapma böyle'' diye...

Seni çok seviyorum canım kızım ama torun en az çocuklar kadar seviliyormuş.
İtiraf etmeliyim  ki pabucunun teki damda olabilir,

Sen buna hazır mısın ?

15 Kasım 2012 Perşembe

Pek Sevgili Çift Çizgim!



Hayatım boyunca çift rakamları hiç sevmedim.
En uyuz olduğum çift rakamsa ''2'' oldu her zaman. Hiç bir mantıklı açıklaması yok, olamaz da ama sevmiyorum işte, zorla değil ya...
Benim aksime Murat hep çift rakamları sever. Tek rakam düşmanı o da.. Bu konuda taban tabana zıtız anlayacağınız.
Tabii başka bir çok konuda da acaip benziyoruz bir birimize. İkimiz de takıntılıyız bir kere! Takıntılarımız rakamlara karşı olan ilginç sevgi ve nefretimiz gibi bir olayla birleşince daha da garip bir hal alıyor. Bir şey dinlerken ses seviyesini tek rakama getiririm ben örneğin, Murat illa çift rakamda bırakır. Onun çift rakamda bırakacağını bildiğim için düzeltme ihtiyacı duyarım. Böyle salak saçma bir olay yani.
Bu rakam takıntım biraz da aileden geliyor sanırım. Çift tek diye ayırmasalar da annemle babam  7 rakamını severler. O rakamın uğur getirdiğine inanırlar. Gerçekten de tesadüfi bir şekilde 7 rakamı hayatımızın her yerinde olmuştur hep... Oturdukları daire tesadüfen  A7 Blok Daire 7 mesela. Tüylerin ürperdi di mi?
Bana ''Ne ilginç kızsın...'' demeyin yani boşuna, televizyonun sesini her zaman 77'de bırakan bir babam var benim.
Böyle paragraflar dolusu anlattığıma da bakmayın, uzatmayı seviyorum. Özet olarak bu rakam olayı benim için oldukça önemli. Daha da özetleyecek olursak tekleri sevip çiftleri sevmiyorum işte.

Neyse...

18 Eylül akşamı Murat tüm ciciliğiyle sofrayı toplarken ben tuvaletteydim.
O televizyondaki bir şeyi daha iyi duymak için sesini açarken ben o sesi defalarca bastırarak böğürdüm ''Muraaaaaaat!'' diye...
Sevgili kocam muhtemelen ''O koca poposunu kırdı sonunda bir şekilde!'' kalp çarpıntısıyla yanıma koşarken, ben de ona eşlik ettim kendi çarpıntılarımla.
Tuvaletin kapısını açtı.
''Ne görüyorsun?'' dedim.
''Çift çizgi.'' dedi.
Elimde hamilelik testi, sırıtsam mı ne halt etsem bilemeden hala tuvaletin üzerine tünemiş şekilde Murat'a bakakaldım.
Sadece yarım dakika önce ''Kesinlikle şaşı oldum!'' dememe yol açacak sonucu kocam da tasdikliyordu şimdi. Aynı anda şaşı olma ihtimalimiz bile daha ağır bastı bir anda, ne yalan söyleyeyim.
Tedbirli iki deli evde köşe bucak bir yerlerde sakladığım ikinci testi de çıkardık. Çıkardık da çişin olmayınca bu meret bir boka yaramıyor bilesiniz.
''Yok abi, daha yeni yaptım.'' dedim Murat'a.
Musluğu açtı sanki oradaki ses iki saniye içerisinde getirecek çişimi.
''Neyse.'' dedim, ''Bekleyelim biraz.''
 Benden daha sabırsız olan kocam mutfağa gitti bi 'Pısss' sesi geldi. ''Ne yapıyorsun?'' dememe fırsat kalmadan da bir kutu birayla geldi yanıma.
''İç hemen çişin gelir'' dedi adam..
Bana ''Şuradan atlarsan hamile olup olmadığını öğreniyormuşuz.'' dese atlayacağım o anda haliyle lıkır lıkır içtim o birayı!  İnanamadın değil mi? İnan! Bildiğiniz çiş yapmak için bira içtim ki şuursuzlukta son noktadır bence.
Bir yudum Murat bir yudum ben derken belki de psikolojik bir şekilde geldi o çiş.
İkinci hamilelik testi de verdi mi çift çizgi!!!
Ama ikinci çizgiler uçuuuuuk ötesi renklerde hep, hani görmek için cidden dikkatlice bakmak şart. Ne yapacağımızı şaşırdık üçüncü hamilelik testini de açtık bir güzel... Bir kaç saniye içerisinde tek çizgi belirdi, usulca kala kaldı salak testin üzerinde! İkinci çizgi belirmedi bir türlü yanında!
Salona gittik oturduk kafamızı toparlamak için. 2-1 malup oluyordu sanki bizim takım, öyle bir his işte...
Beş dakika sonra artık alışkanlık haline gelmiş şekilde gittim bu sefer tuvalete. Beş dakikadır bekleyen o testin üzerinde hayal mayal gördüm yine ikinci çizgiyi...
Allahım!
Meğer beklemek gerekiyormuş bu testten doğru sonuç almak için! Benim gibi tez canlılara göre değilmiş yani...

Bir çift çizgi insana bu kadar güzel görünebilir miydi?
Bir insan iki tane pembe çizgi gördü diye sanki iki ağzı varmış gibi sırıtabilir miydi?
Peki ben iki rakamını daha çok sevebilir miydim?
İçimden kendi kendime sözler verebilir miydim ''Yedi rakamı artık seni bırakıyorum, evet evet ikiyle aldatıyorum seni!'' diye?
Murat'ı çağırdım.
Artık ikimiz de emindik!
Üç testte ikişer çizgi...
İki kalp yan yana, pır pır...

Murat muhtemelen bu çift çizgi hikayesinden etkilenmiş olacak ki bir süre ikizlerimiz olacağını düşündü tabii...
Korkma!
Yok öyle bir şey...


Not 1:  Bir kaç haftadır bloguma adam akıllı bir yazı yazamadığımı ister istemez farketmiş olmalısınız. Bir geçmişe dönme çabaları, bir konu bağlama girişimleri... Aslında yazacağım çok şey var da son haftalarda arkadaşlarım tarafından resmen süründürülüyorum! Elimi klavyeye attığım an ne yazacağımı çok iyi bildikleri için ''Aman dur gözünü seviyim yapmaaaaaaaa!'' halindeler. Bu engellemelerini ''Nazar'' olayıyla destekliyorlar bir de. ''Sen bilirsin yaz ama nazar değerse benden çıktı!'' diyen arkadaşım bile oldu... Ben de hayatımda ilk kez burnumun dikine gitmedim ''Bu kadar hatun bir ağızdan çığrıyorsa vardır bir bildikleri.'' diyerek yasak süremin bitmesini bekledim, artık gönül rahatlığıyla yazacağım sizlere.
Beyler bu da size ders olsun. Neymiş? Kadın bir şeyi 'yapma' diyorsa kıçını kırıp üzerine oturacakmışsın.
Not 2: Hamilelik testlerimin resmini çekip koyacaktım yazının altına da, iğrençleşmeyelim dedim. Hani olayın kendi güzel tabi de ''çiş'' sonuç itibariyle..


30 Ekim 2012 Salı

Bekarlığa Veda Etmeden Önce...


Yeni edindiğim erken uyuma alışkanlığımın bana bol rüya olarak geri dönüş yaptığı bu günlerde konsepti farklı ama her biri birinden ilginç rüyalar görür oldum.
Sanki bu sene yeterince düğün ve türevindeki eğlenceleri yaşanmamış gibi dün gece rüyamda bekarlığa veda partisindeydim. Gelinin kim olduğunu göremedim kızlar kusura bakmayın.
Bir eğlendim bir eğlendim anlatılmaz yaşanır!
Sabah kalktığımda bu anlatılmaz yaşanır olayı aslında defalarca yaşadığımı ancak daha önce hiç anlatmadığımı farkettim. Bekarlığa Veda kavramını biraz daha kurcalamak ve ortaya neler çıkacağını görmek istedim haliyle...
Öyle bu seneki partilerde neler yaptık onu falan anlatmak niyetinde de değilim. Zira bütün bekarlığa veda partileri benzer bir çizgide ilerler. Bol bol eğlenirsin, erkek poposu izlersin -umutlanmayın genellikle gay erkek poposu- ,açık saçık konuşursun, sarhoş olur dönersin.
Tek bir cümleyle anlatılabilen bekarlığa veda partisi dışında, bekarlığa veda etmeden en az bir kaç ay önceden üzerinde çalışılması gereken detaylar geldi aklıma.
Bekarlığa veda etmeden yapılması gereken beş maddeyi okumadan geçmeyin derim:

1.Eskilerle vedalaş: Evlilik tarihi alındığından itibaren eskilerle vedalaşmak için süreç başlamıştır! Bunu eski eşyalar olarak düşünebilirsiniz; ancak ondan önce ilk sırada önem taşıyan bence eski 'kişi'ler kavramı.
Hayatta çoğu kişinin en azından benim tanıdığım evleneceği kişinin sevmediği bir arkadaşı, eski yavuklusu, çakma kankası vardır. Zaman zaman konuşulan bu insanları başta ilişkiye zarar vermeyecek gibi görebilirsin. Ancak evlendikten sonra ortaya bir gerçek çıkacak: artık telefonun eşinin yanında çalacak, tanıdıklar bir bir ''Geleyim mi ben size?'' diye sormaya başlayacak.
İşte bu noktada istenmeyen bu insan sebebiyle gerim gerim gerileceksin!
İşin kötüsü hem eşine karşı gerileceksin hem de o kişiye karşı. Bu aşamada da ne yapacağını düşünmeye başlayacaksın.
İşte sana diyorum ki bu aşamaya gelmeden önce şuna karar ver: Eşim tarafından istenmeyen kişi aslında benim için de 'varlığı yokluğu bir'lerden biri mi?
Eğer cevabın 'Evet'se bu kişiyi alıp evliliğinin ortasına taşımaya hiiiiç gerek yok.
Senede bir sefer yapılan görüşmenin ardından ''Ulan bu salak da kocamın dediği kadar var yine dan dun konuştu'' diye düşünmeninse hiç alemi yok.
''Ne o ya? Ben özgürlüğümü mü kısıtlayacağım eşim için?'' diyeniniz varsa, onun da bir gün telefonu çalıp istenmeyen abuk arkadaşı aradığında yaşayacağın duyguyu bir haber verirsin bana.
Etini çimdirmek isterkerken eşinin özgürlüğüne saygı göstermeyi unutma!


Eski eşyalar: Eski eşyalar konsepti de bence insanlar kadar önemli. Neden bilmem özellikle hemcinslerimin ,ben de aynı bokum kızlar paniğe gerek yok, odalarında biriken çer çöp cidden korkulacak bir durumda. Hatta biliyorsunuz o biriktirdiğimiz eşyalar psikolojik bir hastalığın da habercisi. Evlenmeden önce bu eşyalardan azar azar kurtulmakta fayda var.
''Ah o ayıcığı çok severim ben yiahhhh! Hayatta vermem!'' diyorsan, yeni evinde o ayıcığı nereye koyacağını da şimdiden planlasan iyi olur.
Konsol üzerinde ayıcıklı bir ev gördün mü sen?
Yatak odasında zevzek çocuk odası bibloları?
Sen ilk ve tek olursun.
Hı hı olursun...

2.En yakın arkadaşınla çılgın bir tatil geçir: Bunu yapmak hiç de fantazi bir olay değil. Abartmış deme benim için, gayet  ayaklarım yere basıyor çünkü. Şimdi düşün senede kaç gün iznin var. Evlendikten sonra o izni eşinle mi kullanacaksın arkadaşınla mı? Hadi şanslıysan kocan arkadaşın hep birlikte mis gibi tatil yaparsınız. Ama siz karı koca bir birinize göre tarih ayarlarken arkadaşının da kendini sana uydurmasını bekleme.
O yüzden henüz bir evlilik durumun olmadığına göre git ve yap o tatili!
Nasıl mutlu olacaksın bilemezsin!
Yatıp kalkıp bana dua edeceksin.
Ben bu tatili İngiltere'de en yakın arkadaşımla yaptım. Onun detaylarını da bilare anlatırım ağzından sular aka aka dinlersin.

3.Anneni Dinle: ''Aman anneee..'' diye kurduğun cümleler var ya. Eğer evlilik hazırlığındaysan acilen kurtul o cümlelerden! Hatta tam aksine kulaklarını açık tut. Annenin söylediği her cümleyi havada kapmaya çalış. Şimdi dinlemediğin o detaylar için küçük köpek yavrusu gibi arayacaksın anneni.
''Anne ya sen saklama kabı demiştin ya. Ben neden almadım onu? böhüüüüüüüüüüüüüüüü'' diye hüngür hüngür ağlayacaksın.
Bırak bazen fazla biliyormuş gibi davransın annen.
Neden bırak diyorum biliyor musun?
ÇÜNKÜ ANNEN GERÇEKTEN DE FAZLA BİLİYOR!

4.Kayınvalidenden tavsiye al: ''Evleneceğim adamı en iyi ben tanırım.'' Nah sen tanırsın!
Evleneceğin adamı her yönüyle tanıyan tek kişi varsa o da kayınvaliden!
İstediğini düşün bu dediğimle ilgili ama ben sana açık açık reçeteyi veriyorum.
O kadın senin evleneceğin adamı büyütmüş, büyütürken de bir dolu huyunu düzeltmiş, bir dolusunu da düzeltememiş yarım kalmış adam.
Gelip ''Benim şu özelliğim de azıcık kötüdür.'' diye açık açık itirafta bulunmaz sana. Kayınvalidenle aran iyiyse, tavsiye almaya hevesliysen müstakbel kocandan alamadığın her şey ondan patır patır dökülür. Hem de iyi tarafı sorunlar çözümleriyle birlikte gelir eline. O da oğlunun mutlu olmasını ister çünkü.
''Acıkınca agresifleşir ortalığı yıkar.'' yerine
''Yemek hazır değilse iki lokma ekmek yesin düzelir.'' der. O iki lokma evliliğin ruhunu kurtarır söyleyeyim.

5. Müstakbel eşini günlük hayat dışında bir yerlerde daha tanımaya çalış: ''Biz evlenmeden önce prensip olarak tatile gitmiyoruz''
''Prensip olarak birlikte kalmıyoruz.''
''Prensip olarak bir birimizin eli dışında hiç bir yerine dokunmuyoruz!''
 İyi bok yiyorsunuz!
O adamla evlendiğinde 7/24 aynı evi paylaşacağının farkındasın değil mi? O zaman prensipten dolayı yapmadığın her şeyin karşına beklentin dışında bir 'sürpriz' olarak çıkabileceğinin de farkına var derim!
Birlikte tatile çıkmayı reddettiğin için göremediğin tuvaleti kullanma şeklini evlendikten sonra, ''Çüş beeee!'' olarak karşılarsan artık çok geçtir benden söylemesi.
Aynı yatağı paylaşmadığın için gece uyurken uyanıp seni boğmaya kalkma gibi bir ruh haline sahip mi onu da bilmiyorsun tabii.. Tüylerim diken diken oldu bak!
Eli dışında hiç bir yere dokunmadığın için karşılaşabileceğin diğer sürprizlereyse, değinmiyorum bile...

Biraz sert davrandım, kusura bakma... Ama testi kırılmadan seni uyarmak da benim görevim oldu bugün.
''Üstüne vazife olmayan işlere karışmak.'' diye bir deyim vardı değil mi?
Nereden aklıma geldiyse...

 Öperim hepinizi.
Hem de kocamanından!

12 Ekim 2012 Cuma

Kadının Fendi Kadını Yendi!


Bir kaç gün önce evde sakin sakin oturuyorduk. Murat televizyonda maça bakıyor ben de yanında kitap okuyordum. Aklına nereden esti, televizyonda ne gördü bilmiyorum ama ''Bu dünyada sadece kadınlar olsaydı dünya çok daha temiz, çok daha yaşanılası bir yer olurdu.'' dedi.
Kafamı kaldırıp baktım sadece sonra kitabıma gömüldüm tekrar.
Böyle bir yoruma karşılık normal şartlarda ''Evet aynen öyle değil mi? Süperiz biz! Oha lan keşke biz olsaydık sadece dünyada! Bir sürü ayakkabıcı olurdu bir de biz olurduk. Ele ele kol kola şarkılar söylerdik. Kafayı bulur, bir birimizi ne kadar sevdiğimizi söylerdik. Oleeey!'' diye karşılık vermem gerekirdi. Halbuki bu sefer sadece kitabıma değil de derin bir sessizliğe de gömüldüm ben.
Kendi sessizliğimi umursamadım en başta.
Neden sonra anladım ki ben Murat'ın kurduğu bu cümleye katılmıyordum artık.
Evet ben artık kadınlardan korkar olmuşum!
Her gün bir dolu haber duyuyoruz midemizi kaldıran, kadına yapılan türlü haksızlığa şahit oluyoruz. Kimi zaman sadece üçüncü sayfa haberlerinde kalıyor bu konular, kimi zamansa bilinen bir köşe yazarımız konuya el atıyor da toplum şöyle ufacık da olsa hareketleniyor.
Genellememek gerekiyor farkındayım ama kadının uğradığı türlü tacizin, kendini bilmem kaçıncı sınıf hissetmesinin sebebi çoğunlukla haddini bilmez bir erkek!  Sadece bu toplumda da değil bir çok toplumda, farklı bir çok kültürde hayatın kangrenli bir parçası haline gelmiş bir olgu bu durum. İnsanı tiksindiren, zaman zaman hiç bir suçu olmayan erkeklere karşı bile öfke beslememize sebep olan bir durum hem de...
Ama bir durum daha var ki, bu durumu daha yeni yeni hissediyorum ben. Yeni türediğine inanmıyorum; zira geçmişe dönüp baktığımda ufak fokurtular buluyorum ama yine de bugünkü kadar şiddetli değil o fokurtular.
O durum: KADININ KADINA ZARARI işte...
Kadınlar gün geçtikçe hemcinsinin yaşadığı bir çok şeye karşı daha fazla sessiz kalmıyor mu sizce de?
Peki sessizlik kavramını geçtim kadın her gün daha fazla 'bahaneci' bir hale gelmiyor muyuz?
Nasıl mı?
Anlatayım...
Bir süredir internette normalde hayatta uğramayacağım bir forumu takip ediyorum. Bir kere tesadüfen girdiğim bu forumda kendimden o kadar farklı insanlar gördüm ki tıpkı bir deney üzerinde çalışırmış gibi titizlikle gözlemlemeye başladım. İnternet sitesinin ismini vermeyeceğim ancak kadınların bir biriyle dertleştikleri bir site diyebilirim.
Neyse...
Burada bir sıkıntısını anlatmış otuzlu yaşlarında bir kadın. Kendisi bir çocuk annesi, çocuğu da henüz üç yaşında. Kocası akşamları eve gelmiyor, türlü bahanelerle arkadaşlarıyla vakit geçiriyor, olur da eve gelirse de kavga çıkaracak bir bahane arıyor adam.. Yakıyor yıkıyor... Evde huzur falan kalmamış yani. Kadın da bilinçli bir tip belli bu durumu kurtarmak istiyor. Bir yandan da karakterinin cahil tarafıyla 'Benim adam karıya kıza mı gidiyor?' diye de düşünüyor.
Psikolojik taciz altında anlayacağınız...
Hemen yorumlar gelmiş tabii derdini paylaşan kadının yazısına...
Adamın eve gelmeme bahanesini(!) arıyor bütün kadınlar beş koldan.
''Sen de kocana daha içten davran, adam soğumuştur belki senden.'' diyorlar.
Sonra adamın kavga çıkarmasına kulp buluyorlar. ''Sen de sinirlisin asıl sen kavga çıkarıyorsundur fark etmiyorsundur bile.'' diyorlar.
En sonunda da konuyu acaip bir uca taşıyıp adamın kadını aldatmasının bahanesini geliştiriyorlar birlikte, sorunu yine kadında buluyorlar. Üstüne ''Kocanın dönüp dolaşıp geleceği yer senin yanın olsun sen ona duacı ol!'' diyorlar.
''Öyle tek gecelik kadınla kaçıp gidecek değil ya, dua et uzun vadeli bir ilişki falan yok...''
Şimdiiii...
Kadının sadece kadınla diyalogda olduğu bir platformda bile bunlar konuşuluyorsa ben sadece hemcinslerimin olduğu bir dünyanın daha temiz  daha iyi bir dünya olacağına nasıl inanayım söyler misiniz?
Tecavüz vakalarında tecavüzcüden önce mağduru sıkıştıran, evlilik dışı bir hamileliğe tanık olduğunda dokuz ay bunun dedikodusunu yapan hemcinsimle pipisiz bir dünyada kaldığımda huzur ve mutluluğu bulacağımı kim nereden çıkardı?
Daha da kötüsü bunu aslında hepimiz yapmıyor muyuz?
Çevremizdeki küçücük olayları değerlendirirken, konunun iç  yüzünü bilmeden konuşmuyor muyuz?
''Dedikodu yapmak için demiyorum ama....'' dediğimiz bir çok cümle kurmuyor muyuz?
Bu cümleleri kurarken insanların hayatını biliyor muyuz?
Elinizi vicdanınıza koyun! Biz çok mu dürüstüz?

Bu kadar öfke nereden geldi merak etmiş olabilirsiniz.

Aslında bu öfke bir süredir içten içe birikiyor işte...
Kürtaj yasası, türban tartışmaları, küçük yaştaki evlilikler ve benzer bir çok konu aslında sadece benim değil hepimizin dolmasına sebep oluyor.
Birikirken, dolarken, öfkelenirken bu siniri yansıtacağımız yeri doğru seçemiyoruz işte, sorun da burada başlıyor...
Sorunun kökenine giderken kızmamız gereken ilk yerin karşımızdaki ayna olduğunu anladığımız noktada başlayacak düzelmeler.
Öncelikle kendimizi düzeltmemiz gerektiğini anladığımızda, kafası kesilen bir kızın kafasının kesilme sebebinin altında bir bahane aramayan bireyler olduğumuzda, tecavüze uğrayan on beş yaşındaki bir çocuğun karnındaki bebe sevgilisinden mi diye düşünmediğimizde veya o bebek sevgilisindense de takmadığımızda başlayacağız sorumluluğumuzu gerçek anlamda yerine getirmeye.
İşte ancak o zaman pipisiz bir toplumda hep birlikte yaşamaya ''Evet'' derim ben.
Bir sürü ayakkabıcı olur bir de biz oluruz.
Ele ele kol kola şarkılar söyleriz.
Kafayı bulur, bir birimizi ne kadar sevdiğimizi söyleriz.
Oley!

Not: Evde her şey yolunda merak etmeyin. ''Bir forumda şöyle bir hikaye okudum...'' diyerek kendi hikayemi falan anlatmıyorum yani, dedikodumu yapmayın.

4 Ekim 2012 Perşembe

Kırmızı Ruj Lekesi...


Haftalar önce Pınar'la mesajlaşırken beni bir hayli sinirlendirdi. (Pınar'ı hatırladınız değil mi? Daha önceki yazılarımda geçen 'en yakın arkadaşım'.)
Bunu şok haber olarak vermemem lazım aslında, Pınar dönem dönem beni sinirlendirme konularında çok başarılıdır zaten. Ona sorsanız da benim de onu sinirlendirdiğim , hatta itiraf etsin gıcık ettiğim, zamanlar bir hayli fazladır. Şöyle anlık bir hırlarız bir birimize sonra sesleri düşürür, suratı asarız. Bu hırlamalarımız öyle yüzeysel konularla ilgili falan değildir. Daha doğrusu yüzeysel bir sebepten gibi görünse de alt yapısında derin sebepler olur. Bakış açısı farklılıkları, yaşanmışlıkların verdiği ön yargılar alevlendirir bizi. Bir noktada söneriz elbette de bir sonraki tartışmada harlanmak üzere közler kalır.
En son tartışma konumuz çocuk meselesiydi. Artık bu konunun ciddi ciddi gündemimde olduğunu anlayan Pınar ''Ne zorunuz var yiiiahhh?''diye bir tepki gösterdi bana . Ben de cevap vermek yerine önce morardım her zamanki gibi. Sonra baktı ki iş boka sarıyor ''Canımın canı...'' diyip toparladı da Londra'yı basıp ''Ne diyon lan sen?'' dedirtmedi.
Aslında bu olaya şaşırmamam gerekiyordu. Çok benzer bir olayı daha önce de yapmıştı bana. Konular farklıydı ama gelişimler aynı..
Aslında baktığınızda sonucu da aynıydı.

Hadi o olayı anlatıyım size:


2004 senesinde ÖSS'ye giriyorum.
Sınava girdiğim sırada hayatımda garip bir heyecan var. Yıllardır bana öğretilenlerden hayatımda yaşayacağım bu üç saatlik kısa sürecin geleceğimi belirleyecek en önemli adım olduğunu biliyorum. Sınav sonuçlarını babamın internet hızı yüksek şirketinde öğreniyor ve aynı şirkette babamla yaptığım üç saatlik konuşma sonucunda 'Sabancı Üniversitesi'nde hayatıma bir başlangıç vermeye karar veriyorum.
Üniversitenin ilk gününde hayat çok durgun.
Herkes tanımadık, herkes uzak..
Gözüm tanıdık bir sima arıyor.
Bulduğum simalar çoktan başka tanıdıklarını bulmuş durumda.
Tam o sırada kırmızı renkteki ruju ve saklamaya gerek duymadığı kilolarıyla bir kız yaklaşıyor bana ''Uğur dershanesine gittin değil mi?'' diyor.
Kaçık keyfim ve kimseyi tanımamanın verdiği huzursuz ifademle kızı tepeden tırnağa inceliyorum.
Yüzü tanıdık gelmiyor.
Tavırları da.
Uğur dershanesinin bahçesinin her hangi bir köşesinde canlandıramıyorum kırmızı rujlu bu kızı.
Heyecanlı olduğumu göstermeyen bir ses tonuyla ''Evet.'' diyorum.
''Tanışıyor muyuz yoksa?'' diye sormuyorum.
Aynı gün bir şifreyi çözermiş gibi incelemek zorunda kaldığım ders programımda yer alan bir dersle ilgili soru işaretleri düşüyor aklıma. Bu kadar kalabalık bir ortamda benimle aynı soru işaretlerini taşıyan ''Bir Allah'ın Kulu''nu arıyorum.
O kız geliyor karşıdan.
Beni Uğur dershanesinden tanıyan o kız.
Beni görmeden hızlı adımlarla devam ediyor yoluna. Onun da aklı karışık belli ki. Kendi kendine söyleniyor. Tam yanımdan geçerken duruyor. Hararetli bir şekilde baktığım programa ilişiyor onun da gözü.
''Bu olayı şikayet etmek gerek. Kimse bizi bilgilendirmiyor.'' diyerek bu sefer de benimle birlikte söyleniyor.
Şu anda nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde aynı masada buluyoruz bir anda kendimizi. Öğle yemeğimizi yiyoruz homurdanarak.
Konuşmaya başladığımız anda şaşkınlığımı gizlemekte zorlanıyorum. Sanki kendimle  yemeğe çıkmışım gibi geliyor. Hiç tanımadığım bu kızla olan benzer tavırlarımız beni dehşete düşürüyor.
Benim gibi konuşuyor bu kız.
Benim gibi gülüyor.
Benimle aynı soru işaretlerini taşıyor.
Kendime bile katlanmakta zorlandığım bu dönemde benim gibi birini görmek sinirimi bozuyor.
Haftalar ayları kovalıyor ve kırmızı rujlu kızla mükemmel bir arkadaşlığımız oluyor bizim.
Adı Pınar.
Farklı biri.
Hayata hem sevgiyle hem nefretle bakabilecek kadar karmaşık bir ruhu var. Ama bu ruhun karmaşık olduğunu bilecek kadar da güçlü bir mantığı var bu kızın. Bir yorum yapıyor bir anda hayatla ilgili ''Neden bu yorumu ben yapamadım?'' diye düşündürüyor. Sonra kendisiyle ilgili bir yorum yapıyor. ''Neden ben de kendimle ilgili böyle yorumlar yapacak kadar cesaretli değilim?'' diye sorgulamaya sürüklüyor insanı.
Tanımaya başlıyorum Pınar'ı.
Haftalar ayları kovalıyor ve bir gün Pınar benim en yakın arkadaşım oluyor.
Dört kişilik odamdan hızlı bir şekilde Pınar'ın kendine kurduğu tek kişilik dünyaya taşınıyorum. Yediğimiz içtiğimiz her şeyimiz aynı olmaya başlıyor. Birinin uykusu olup yatağına çıktığında diğeri bir saat önce uyanmış bile olsa arkadaşına bakıp uykuyu özlüyor.
Tabi ki aralarda zıtlaşmalar da başlıyor mükemmel giden ilişkimizde. Farklılıklarımızın benzerliklerimizden çok daha fazla olduğunu kısa bir sürede anlıyoruz. Farklı ders programlarının verdiği stres çerçeveliyor her yanımızı ve biri uykuya daldığında diğerinin sabahlaması gereken günleri de yaşıyoruz. O günlerde ikimiz de çekilmez iki karakter oluyoruz. Ders çalışmaktan sabahlayan kişi diğerinin uykusuna imreniyor. Uyuyansa imrenilen uykusunu paylaşmak istemiyor.
Bizim odada ikimizden biri hep sabahlıyor.
''İkimizden biri'' olan hikayelerimizin hepsinde aramızdaki farklılıklar dağ oluyor. Benzerliklerse gözle görülmeyecek kadar küçülüyor.
Bazı zamanlardaysa birlikte sabahlıyoruz biz. ''Birlikte'' olduğumuz hikayelerimizin hepsinde aramızdaki benzerlikler ürkütücü bir seviyeye ulaşıyor. Farklılıklar sadece karakterimizin kendimize has yönlerini şekillendiriyor.
'Bizim' gecelerimizde, birer kadeh koyuyoruz sofraya.
Sonra birer kadeh daha..
Sonsuzluğa giden bir sohbet oluyor her kadehimiz.
İçtikçe büyümüyoruz belki. Ama içtikçe küçülmüyoruz da.
Hayatın her yönünü konuşuyoruz birlikte. Geçmişimizi ve geçmişimizde yaşadığımız hayal kırklıklarından aldığımız dersleri anlatıyor, hala alamadığımız derslerin verdiği pişmanlıklara çözümler üretmeye çalışıyoruz.
Aslında Pınar 'pişmanlık' kavramını pek sevmiyor. Yaptığı en büyük hataları bile tekrar yapabileceğini söylüyor her konuşmamızda.
Bu hatalarla büyüyor biraz.
Bazen bu hatalarla eğleniyor.
Onu benden ayıran en büyük farklılığı da belki bu oluyor. Benim gibi her zaman 'doğru'yu yapmaya çalışan birine 'doğru' kavramının aslında var olmadığını hayatıyla gösteriyor Pınar.
Beni ondan ayıran en büyük farklılığınsa geleceğe bakışımız olduğunu kısa sürede çözüyoruz. Pınar evliliğe oldukça uzakta durmayı kendine amaç edinmiş durumda. Bu sebeple elinden geldiğince uzaktan bir seyirci gibi izliyor benim hayatımı. Murat'la birlikte kurmak için çabaladığım geleceği takdir ediyor ama benim kadar cesaretli olamayacağını da defalarca söylüyor.
Pınar bir gün Murat'la tanışıyor.
Çok seviyor Murat'ı.
Doğru bir yolda olduğum konusunda bana inanıyor.
Pınarla benzerliklerimizin tavan yaptığı içki sofralarından birinde bir gün  ''Evleneceğim ben Murat'la'' diyorum.
Pınar'ın zaten bildiği bir gerçeği tekrar sesli olarak dile getirmek komiğime gidiyor. Sarhoş muhabbeti gibi geliyor kurduğum cümle.
''Zamanını planladınız mı?'' diyor sanki evlenmek üzerine aldığım kararları bilmiyormuş gibi..
''Okul bittiğinde evleniriz herhalde.'' diyorum.
Dediğim cümle 'çıkma' kavramı kadar sakin vuruyor Pınar'ı, sevişmek kadar 'tutkulu', ayrılmak kadar 'olağandışı' bir hal alıyor onun bünyesinde.
''Neden?'' diyor.
Pınar'ı bir senedir tanımama ve aslında senelerdir tanıyor gibi hissetmeme rağmen bu soruyu anlamam olanaksız oluyor benim için. ''Bunun sebebi mi olur?'' diye soramıyorum.  Bunu soramadığımı ve soramayacağımı anladığım  noktada Pınar'a karşı bir savunma mekanizması geliştiriyor tüm benliğim.
'' Ne oldu?'' diye soruyorum ''Hoşuna gitmedi mi?''
Bir anda çok gergin bir rüzgar esmeye başlıyor ufacık odamızda. İkimizin de en sevdiği akşamlar olan 'şarap geceleri' mizi böyle bir konuyla öldürüyor oluşumuzu umursamıyorum.
Yüzüm ifadesiz, sorumun cevabını almak için Pınar'a bakıyorum.
Pınar onlarca neden  sıralamaya başlıyor tavrını açıklayıcı. Nedenlerini sıralamadan hemen önce kadehini masaya koyuyor. Her bir nedeni açıklamasının sonunda bir yudum daha alıyor içtiği şaraptan. Bizim ne kadar küçük olduğumuzdan bahsediyor önce. Bu kararı benim küçük yaşıma bağlıyor. ''Daha yapılacak çok şey var. Kaç yaşındayız ki? Senin ideallerin yok mu aklında? Önce bunları gerçekleştir. Biraz büyü evlenmeden önce.'' diyor
Sonra tamamen düşüncesinden vazgeçerek, ama vazgeçtiğini itiraf etmeyen bir şekilde, yaşımın çok üstünde olan muhakeme yeteneğimden bahsediyor.
''Sen böyle şeylerde mantıklı bir kızsın, artık çocuk da değiliz. Sonuçta git evlen tabi ki diyecek bir şeyim olabilir mi? Ama önce bir tart biç.'' diyor.
Pınar daha ben ağzımı açamadan cümlesine eklemeyi yapıyor
''Sen de farkındasın'' diyor.
''Evlenmek için çok erken.''
Kızarıyorum.
Bu 'erken' yorumuna susmakla kızmak arasında bir tepki vermeye çalışıyor tüm benliğim. Bir homurdanma çıkıyor derinden. ''Ağzımdan mı geldi bu ses, yoksa kalbim de mi konuşabiliyordu benim?'' diye düşünüyorum. Söylemek istediğim onlarca mantıklı laf yerine vurucu bir cümle söylemek ve Pınar'ı kızdırmak istiyorum.
''Farkında olmak..''
''Doğru diyorsun.'' diyorum Pınar'a.
''Evlenmek için doğru adamı bulduğumun farkındayım.''
Kızarıyor..
Sonra kızarmaktan morarmaya doğru bir hal alıyor yüzü.
''Sen bilirsin Sezin.'' diyor. ''Ben karar verecek değilim zaten senin adına. Ben sana kendi düşüncelerimi söyledim.''
Murat'ı bu kadar iyi tanıyan ve benim ne istediğimi benden iyi bilen bir insanın yaptığı yorumlarla yorulmaya başlıyor yüreğim. Kendi düşünceleri veya başkasının düşünceleri fark etmez, benimle paylaşmasını istemiyorum. Bu konuda yorum yapmasını da istemiyorum.
Yüzüm onun yüzü gibi morarmak istiyor.
En yakın  arkadaşımın yaptığı en uzak yorumu düşünüyorum o anda.
O en yakın arkadaş.. Kırmızı rujlu o kız..
''Bana, hislerime, yaşamıma, tercihlerime en yakın insan evlenme hayalime bu kadar uzak olabilir mi?'' diye düşünüyorum.
Düşündükçe susuyorum. Sustukça aslında bana en yakın olan bu insanla aramızda binlerce farklılık olduğu geliyor aklıma.
Pınar bir anda her şeyi bir kenara atıyor.
Ama hala telaşlı..
Ama hala kuşkucu..
Ama sesinin tonu yumuşamış bir derinlikte , ''Diyelim ki evlendiniz...'' diyor.
Pınarın yumuşak ses tonu bir anda tüm kızarıklıkları ve morlukları bir kenara itiyor. Yüzümüz eski rengini alıyor. Şarap kadehleri bitmeden dolmaya devam ediyor. Ve biz Pınar'la bir gecede bir düğün planlayan iki insan haline geliyoruz.
İki insan..
İki farklı karakter..
İki farklı bakış açısı..
İki farklı hayat beklentisi...

İki insan.
İki şarap kadehi.
İki şarapta da kırmızı ruj lekesi...




Not1: Bu olayın üzerinden kısacık bir süre geçti. Bu kısacık sürede o kadar çok şey değişti ki hayatımızda belki de ilk kez beklentilerimiz bu kadar kesiştiği bir dönem yaşıyoruz biz. Sonra anlatıyım onu da.
Behlül kaçar.


Not2: Aşağıdaki resim yurt zamanlarımızdan kalma...Şarap kadehlerinde kırmızı ruj lekesi arayanlar size sesleniyorum: Edebi bir cümleydi o! Benzetme yaptım! Normalde ruj lekesi falan yok!
Hala mı bakıyorsunuz?
Bi kapatın sayfayı gözünüzü seveyim...



25 Eylül 2012 Salı

Pasaklı Kızımın Pasaklı Odası...


''Çok pasaklısın vallahi..''
Annem gençliğim boyunca bu cümlenin farklı versiyonlarıyla hemen hemen her gün odamın kapısında belirirdi.
''Of anne yiahhh'' deyince biraz daha sinirlenerek 'pasaklı' tanımını örneklerle anlatmaya başlardı bir de.
Açıkçası çok kafaya takmazdım. Hani öyle ''Annem bana pasaklı dedi böhüüüüü..'' diye bir durumum olmadı hiç.
''Tamam ya toplıcam işte.''deyip geçiştirdim hep.
Kelime anlamıyla 'pis ve dağınık' olan ''Pasaklı'' kelimesinin pis kısmını kesinlikle kabul etmemekle birlikte 'dağınık' kısmının bana tamamen uyduğu konusunda bugün anneme hak veriyorum.

Bugün elimizi vicdanımıza koyma günüdür kızlar!

Tanıdığım kız arkadaşlarımın çok büyük bir bölümü de benim gibi dağınıktı her zaman. Tanımadığım çoğunluğunda dağınık olduğunu tahmin edebiliyorum. Herhalde kandır çeker boktur kokar vaziyeti bir durum yok ortada, sadece benim arkadaşlarım dağınık olamaz değil mi?
Gıcır gıcır model arabalarını parfümlerinin yanındaki rafa dizen erkeklerle karşılaştırdığınızda bizler çoğunlukla sandalye üstü sütyen modunda bir gençlik yaşadık. Raflarda parfümlerimizin yanında on beş adet makyaj malzemesi sıralandı. Çok para da verdik o malzemelere ama düzgün kullanmadık işte. Bir de takı tukularımız her yerdeydi tabii.. Kolyesini masaya gelişi güzel attı diye o düğümü çözmek için günlerce uğraşan bir çok kız tanırım!  Benim o kız ya :(
Bunların hepsi gençlik dönemlerimizde kaldı tabii.. Şimdi büyüdük, evlendik. Dolayısıyla bir arada yaşama durumuna geçme, ortama ve duruma ayak uydurmaya çalışma zamanımız geldi.
Evlendikten sonra annem evime geldiğimde inanamadı! Bildiğiniz gözleri yuvalarından fırladı kadıncağızın. Öyle pasaklı falan olduğum için değil, o halime zaten alışık neden fırlatsın gözleri... Annem düzenliliğim konusunda hayrete düştü. Evimin bakımlı olması, dolabımın düzenli olması takdiri hak etti. Tabii kendini tutamayıp ''Bizim evde nasıldın? Vay beee..'' diyerek ufak bir gönderme de yaptı. Yeminle de hakkıdır. Kadın 25 sene boyunca arkamı toplamış, bana yalvarmış odamı toplamam için. 25 sene bir odayı toplayamamışım da şimdi kaç odayı topluyorum. Ayıp değil mi?
Annemin bu takdirine ''hihihiih öyle oldum ben ya.'' tarzı ufak bir gurur duygusuyla karşılık verdim. Sonra da her yerde anlattım ''Annem evimi gördü çok şaşırdı. Düzenliyim ya ben ondandır. Çok düzenliyim bu arada söylemiş miydim?'' şekilde kendi pazarlamamı yapmaya başladım. Sanki düzenliyim diye eve gündeliğe çağıracaklar.
Neyse...
Ben kendimle bu şekilde gurur duyarken sürecin benim için zor olan tarafları yavaş yavaş kendini gösterdi ve Murat'ın memnuniyetsiz cümleleri başladı.
''Ya bu çantaların belli bir yeri var mı?''
''Onunla silersen iz kalabilir mi acaba?''
''Onu oraya koyarsan tozlanır mı sence?''
Bir baktım cümleleri doğrudan kurmayıp bana dolaylı yoldan gönderme yapan saçma bir karakter gelişiyor evin içinde.
Önce ''Sen ne demeye çalışıyorsun bana? Ben bu eve bakamıyor muyum yani? Ühüüüüüüü''  şeklinde duygusal bir buhran geçirmeye çalıştım. Bu taktik tutmadı tabii.. Daha önceden istediğim zaman ağlayabildiğimi sizlere söylemiştim değil mi? Hah işte ! Bir ilişkide sekiz seneyi devirince karşınızdaki adama sökmüyor o göz yaşları.
Sonra ''Ev gayet iyi durumda. İki üç küçük detaya takılacaksan işimiz var seninle! Ben de çalışıyorum biliyorsun değil mi?'' cümleleriyle karşı atağa geçtim. Feminist karakterin kavgalarda oldukça etkili olduğunu düşünüyordum, yanılmışım. Adam da çalışıyor sonuçta ama elinden viledayı da düşürmüyor.O da bu durumun farkında olduğu için söylenmeyi bırakmadı tabii..
Neyse geldik bir kaç hafta önceye...
Yatakta Murat'ın yattığı tarafta bir çanta dolusu kağıt, kitap vs vs var. Hiç biri bir biriyle ilgili objeler değil. Kısaca anlatmak gerekirse elime ne geçerse çantanın içine doldurmuşum. Adam aylardır rica ediyor şunları ayıklayıp atar mısın? diye. Benim de zamanım olmuyor, unutuyorum, ya da aklıma geliyor ''Salla yaaa...'' deyip dizilerimi izlemeye gidiyorum.
Bir kaç hafta önce Murat tam anlamıyla isyan etti!
''Sezin çok çok rica ediyorum. Allah rızası için. Nolur! Noooolur kaldır şu çantaları.'' diye.
Ben de o sırada abuk abuk yatağın üzerinde debeleniyorum ''Çok sıcak lan nasıl uyuyacağız.'' diye, o derece işsiz güçsüzüm yani..
Baktım uzun uzun benim adama.
''Tamam ya toplicam işte.'' dedim.
Üstüne bir de bastım kahkahayı.
Bildiğin o kadar takmadım, o kadar dokunmadı ki bana!
İster düzensizsin desin, ister isyan etsin... O benim yirmi beş sene boyunca annemin uğraşmak zorunda kaldığı düzensiz hallerimi gördü mü?
Şükretsin dolapta yemeği, çekmecede donu var!
Anladım ki ben gizli köşelerde hala o pasaklı kızım işte! Herkese her şeye inat...
İtirazı olan?

Not: Annem bu yazının üzerine evime geldiği gibi o çantayı kaldırmazsa ben de Sezin değilim. Teşekkürler Anne!