31 Ağustos 2012 Cuma

Bal ve Ayısı


Tatil...
Bu kelimeyi ne zaman duysam  içime sımsıcak bir duygu yayılır. Yayılan duyguyu uzun ömürlü tutmak istediğimdendir sanırım hep aylar öncesinden planlarım gideceğim tatili. Hayat normal akışıyla devam ederken arada bir şeylere kızdığımda, üzüldüğümde ''Tatile gidicem lan ben!'' diye zıp zıp zıplamaya bile başlarım. Depresif hallerimin nadide ilacıdır yani.
Sonunda bu cumartesi tatile çıkıyoruz kocamla!
Madem bu haftanın konusu bu, ben de evli barklı konseptine yakışır bir şekilde balayımı anlatıyım sizlere istedim.

Geçtiğimiz sene düğün hazırlıklarıyla boğuşurken düğünün bir kolu olan balayımızı da planlamaya başladık. Oraya mı gitsek buraya mı gitsek diye düşünürken sevgili müstakbel eşim ''Şöyle bir babayiğit de çıkmadı ki balayımızı karşılasın!'' diye söylendi durdu. Artık evrene yollanan mesajdan mıdır yoksa Murat çok yüksek sesle konuşur ondan mıdır bilinmez sevgili görümceciğim ve eşi sıvadılar kolları. ''Balayınız bizden ha!'' dediler.
Baktık ortada bir babayiğit de var ''Şu Adam&Eve otelini biz de deneyelim.'' dedik.
Kredi kartının numaralarını söylerken de ağlamadan yaptık rezervasyonumuzu.
Bir hızla gelişti ama bu planlamalar sormayın...
Normalde beş bin araştırma yapan ben ''Balayı yiahhh maksat içmek, eğlenmek, sevişmek.'' dedim, olayı dallandırıp budaklandırmadım. Sonra içime kurtlar düşmeye başladı tabii.. ''Bu bizim en özel tatilimiz bunu araştırmayacağım da neyi araştıracağım?'' diye rezervasyon sonrası araştırmalarıma başladım.
Başlamaz olaydım!
İnternette bir yorumlar yazılmış fena...
Cıbıl cıbıl kızlar ve  rus popoları dışında insan gibi bir yoruma rastlayamadım. Kızın teki bir yorum yazmış, zannedersiniz kocası on kişilik manken ordusu tarafından tecavüze uğramış! Öyle bir saydırmış ki... Bir de ''Yani tamam anlıyorum öyle dansçı kızlar falan da örf, adet hiç mi yok arkadaşım!'' demiş. Yani sen altına  ''Şahaneydi!'' yazsan örfü adeti bilmeyen malın teki olacaksın kızın gözünde.
Bu sırada arkadaşlarımdan da yorumlar gelmeye başladı tabii...
''Ayy canım güzel yer seçmişsiniz de ben duydum epey bir kız dansçı konseptiymiş orası.''
''Balayı mekanı demek yerine striptiz kulübü deselermiş ya ehehheheh...''
''Adam&eve diyorlar da bir tek 'eve'ler  varmış orada. Artık Murat'tın gözü de açılır hahayt!''
Tüm bu yorumlara hep aynı cevabı verdim:
''Adam benim ayol. Evlenmişiz artık. Ben zaten hiç bir zaman kıskanmamışım adamı, dansçı kızlardan mı kıskanıcam?''
İnandınız mı?
Hiiiiiiiç inanmayın.
Dilim böyle derken aslında tüm o kız arkadaşlarımı bir odaya kapatıp, ellerini kollarını bağlayıp dans eden kızları sevgililerinin üzerine salmak istiyordum. 
Bir haller geldi ki bana daha düğün olmadan Murat'ı kaçırdılar, aklını çelip bıraktılar sanırsınız. Sürekli ''Ayyy iğrenç iğrenç kızlar varmış dansçı.. Neyse napalım..'' diyorum bir de. O gelip görmeyecek ya kızları... Önceden çirkin deyince adamın aklına kazınacak taş gibi hatuna ''Böyk bu ne beee?'' diyecek sanki.
Neyse düğün dernek oldu bitti. Balayı günümüz geldi.
Uzuuun bir yolculuk sonucunda ulaştık Antalya'ya.
Beline kadar upuzun sarı saçlı bir kız karşıladı bizi. Biz ''Dur beee check-in yaptırıcaz bizzz.'' diye debelenirken, ''İşlemlerinizi ben yapıyorum efendim.'' dedi bir de.
Hah dedim bildiğin cariye konsepti var otelde. Sıçtık.
Murat'ın suratını da bir görseniz... Daha ilk kızı görmüş böyle yirmilikleri göstere göstere sırıtıyor karşımda. Ben bu balayı için on kilo vermişim, göbüşümü kısmen de olsa küçültmüşüm, saçıma başıma kullanmadığım ürün kalmamış, üstüne bir servet harcayıp mini mini elbiseler almışım...
Ne yazar...
Kızın karnı doğuştan düz! Öyle saçına on beş milyon tane bakım falan da yaptırmasına gerek yok parıl parıl parlıyor şerefsiz!
Kız bir süre sonra geldi yanımıza ''Birazdan 'angel'ınız size eşlik edecek.'' dedi.
''Siz değil miydiniz o?'' dedim bir çırpıda. Tamam hatun çok güzel de artık olan olmuş bunu görmüş adam, bari yeni bir tane göstermeyin değil mi?
''Ben sadece karşılıyorum misafirlerimizi.'' dedi mahcup mahcup..
Daha angel sıfatını bile alamamış hatun buysa angel olayı nedir diye düşünmeye başladım kara kara...
Murat'ın yirmilik dişleri yerine bademciklerini görmeye başladık bu arada.
Bir kaç dakika içerisinde bir kadın geldi odaya ''Buyurun odanıza eşlik edeyim.'' dedi.
Hayatımda ilk kez bir ter kokusunu buruşuk suratla karşılamadığımı bilirim! Anam hatun bildiğin ter kokuyor! Boyu benden otuz santim uzun olabilir umurumda değil! Ter kokuyor mu? Kokuyor. Olay bitmiştir.
Odamıza kadar eşlik etti sevgili melek kızımız... Odaya girdik ki Murat'ın bırakın yirmilik dişleri dudaklar zor görünüyor.
''Nooldu Murat?'' dedim.
''Yuh be bir parfüm sıksaymış'' dedi.
''E öyle ama naapsın bütün gün çalışmış zavallı.'' diye karşılık verdim meleğimizi melek melek koruyarak.
Akşam otelin şovuna gittik hemen.
Bizi ilk karşılayan kız gibi taş hatunlar yarı çıplak popolarıyla havada uça uça dans ediyorlardı. Baktım Murat'a ağız, dudak kapalı... Öğlen yaşadığı olayın etkisinden çıkamamış henüz.
''Bir resmimi çeksene şurada!'' dedim.
Resmimi çektikten sonra telefonu geri alırken yirmilik dişlerle bademcikleri bir arada gördüm ya... O mutluluk, o galibiyet duygusu yeter bana.

Not 1: O otelde ''Adam''lar yok diyenlere: NAH YOK! Kumsaldaki gösteriye gittiniz mi siz?
Danseden zenci adam poposu görmemiş kadına kadın demem ben artık!
Not 2: Murat balayının ikinci gününde yanıma gelip ''Ne güzel değil mi? Sen BAL sın ben de AYI!'' diyip şuursuzca güldü.
Yapabileceğim hiç bir şey yoktu maalesef çoktan evlenmiştik. Bir an kaçmayı düşündüm tabii... Sadece bir an... Tamam be!  Bu olay aklıma geldikçe ''Naaptım ben?'' diyorum hala!

Aha bu da Murat! Adamın tüm pozlarda kafası görünüyor sadece, tam kırmalık...




28 Ağustos 2012 Salı

Sımsıkı Sıkı Sıkı Sar Beni! Bi Dur!



Sarılarak uyumaya bayılan, hatta sadece ''Hoşuma gider yiahhh...'' diyen kadınlara hep imrendim.
Ben sarılarak uyumayı seven bir karakter olamadım hiç bir zaman. Hatta tam aksine araya en az bir karış mesafe koymak isterim. Yüzüm yanımdaki kişiye bakar bir şekilde uyuyamam. Bana sarılan bir kol varsa o benim için yüz kilo olur, daralırım. Hele bir de bu sarılma olayı tüylü oyuncağına sarılır gibi olursa, panik atağın eşiğine gelirim.
Bu özelliğimi Murat'la birlikte keşfettiğim gün onun da 'Uyurken sarılma' özelliğini keşfettim tabii...
Murat yaz kış demeden sarılır. Bir de boyu uzun olduğu için sarıldığında kafamı göğsüne doğru bastırır. Gönlü olsun diye sadece on saniye dayanabilirim. On saniyenin sonunda kriz eşiğine geldiğimde ''Bunaldımmmm yaaaaa...'' diye depresyon haline geçerim. O halimi bildiği için bazen espri(!) olsun diye bırakmaz beni. Gözüm falan dolar, hırs yaparım kurtulmaya çalışırken. Anlayacağınız bir çok kişi için 'romantik' olan bu sarılma durumu benim hayatımın en büyük işkencesidir.
Evlendiğimiz ay tam yaz dönemine geldi. Artık her gün aynı yatağı paylaşıyor olmak da bu duruma bir çözüm bulmam gerektiğini hatırlattı bana. Akşam yatıp göğsüne pıt pıt vurarak bana ''Gel göğsüme yat.'' işareti yapan adamı ya boğacaktım, ya da bu olayı kazasız belasız atlatacaktım.
Friends dizisini izleyenleriz varsa Ross'un ''Hug'n Roll'' taktiğini izledim bir süre boyunca (uykuya dalana kadar sarılıp sonra işkencecinizi yana doğru hafifçe kaydırarak sarılma olayından kurtulma durumu). Ancak Murat'ın uykuya dalış süreci uzadıkça bu taktikte bana işkence gibi gelmeye başladı.
Çözüm bulma zamanıydı artık!
Havada uyuyakalacak kadar yorgun olduğumuz günlerden birinde Murat'ın bana sarılmak üzere olan kolunu yakaladım. Elini tuttum, elim elinde yastığa doğru indirdim kolu. O gece el ele uyuduk. Keyiflendim bu yeni çözüme. Hem temas eden bir parça vardı hem de ben 'nefessiz kaldım' krizi geçirmiyordum.
Ertesi gün olduğunda sanki yılların alışkanlığıymış gibi aynı duruma geçtim hemen. Elini bu sefer parmaklarımı kenetler halde tuttum bir de... Bir kaç dakika geçti bir baktım elini çekti Murat.
''Ne oluyor yaaa?'' dedim. Yarı şaşkın yarı korkmuş''Elimiz terliyor'' böyle dediğinde benim ''Hug'n Roll'' taktiğimi onun da ''Hold'n Roll'' taktiği olarak değiştirdiğini, uyuduğumu sandığı için elini çektiğini anladım.
Bu el tutma olayı da onu rahatsız etmişti bir şekilde.
Ertesi gün beni bir karalar bağladı anlatamam!
Zannedersiniz sürekli dokunmaya, sarılmaya, temasta olmaya çalıştığım ve bana asla yüz vermeyen bir kocam var. Hayatımın depresyonuna girdim. ''Elimi bile tutmuyor behüüüüüüü'' şeklinde durumu içselleştirdim iyice.
Bir de Murat'ı bu başlıkta azarladım ki onu anlatmak yerine üzerimde ''Cadıyım lan ben!'' yazan bir tabelayla gezersem daha az utanırım kendimden...
Artık karşılıklı bir uğraş içerisindeydik. Her iki tarafında uyuma stilini bulma ve bunu karşı tarafa uyarlama günlerini yaşıyorduk.
''Kollar değse...''
'' Yok olmadı! ''
''Kafaları değdirsek?''
 ''Kafam acıdı be, değsin dedik kafa at demedik!''
Nasıl oldu bilemiyorum ama son noktada uyurken ayaklarımızı birbirine değdirerek çözümledik bu konuyu. Sonrasındaysa yavaş yavaş uyum sağladık bir birimize. Bazı sabahlar kalktığımda elini elimde buldum, bazı sabahlar nefessiz kalkıp kafamı gömülü bulunduğu göğsünden ayırdım.
Genel yapımda ''kendim için huzursuzluk yaratmak'' bulunduğundan olsa gerek bu dokunma,sarılma,uyuma olayı sonlandığından beri yeni olayım pike yorgan kavgası...
Kış dönemi boyunca ''İki yorganla yatın arkadaşım siz de...'' diyen eşe dosta: ''Biz iki yorganla yatamayız, aşığız biz aşık ısınırız bir şekilde heheheh..'' diye hava yaparken dün donan popom sonucunda yatağa ikinci pikeyi koymuş bulunmaktayım.
Tabii sabaha kadar ''Bir gün yatağı da ayırır mıyız lan?'' diye düşünmekten uyuyamadım.


Çocuk da olunca aha şöyle olucaz:




24 Ağustos 2012 Cuma

Sen ''Cadı'' De! Ben ''Gelin'' Diyorum!

Geçen gün kınası olan, sonra bekarlığa vedasında şeytan boynuzları taktığım arkadaşım var ya. Hah! İşte o yarın evleniyor.
Bu güzel havada onun için kalbim pıt pıt atarken, 'Düğün Günü' başlığını kaçırmayayım ve size kendi düğün günümü anlatayım istedim.
Şu ana kadar hiç bir zaman ''Aman siz siz olun benim yaptığımı yapmayın!'' dedim mi size?
İşte bu sefer diyorum!
Çünkü ben düğün günümde tam da bir CADIYDIM!


Düğün günü perde arkası hikayelerinin asıl başladığı alan araba oluyor. Bundan önceki detayların aslında sadece 'tatlı kısımlar' olduğunu düğünün başlamasına altı-yedi saatlik bir zaman olduğunu gördüğümde anlıyorum ben.
İçimde yıllarca eğittiğim ve büyüttüğüm cadı da bu farkındalıkla birlikte gelişmeye başlıyor bugün.
Arabanın içerisinde yarı büklüm şekilde oturuşum belimi ağrıtıyor. Asıl problemimse gelinliğimin buruşuyor oluşu.
Söylenmeye başlıyorum.
Murat ''Bir şey olmaz.'' diyor.
''Herkes bir şekilde arabaya binmiyor mu gelinlikle?.''
Murat'ın dedikleri mantıklı gelse de ''Sen takımınla rahat rahat otur tabii.'' diyorum homurdanarak.
On beş dakika sonra Fenerbahçe Parkı'nın arka tarafına park ediyoruz arabaları. Arabaya bir süre sonra tekrar binmenin bana problem yaratacağını bilsem de iniyorum arabadan.
''Karnım aç.'' diyorum.
Beni metrelerce öteden duyan şöförümüz hemen bir tost yaptırıyorum ben diyor.
''Bak görüyorsun değil mi ne kadar uzaktan duydu adam, helal olsun!'' diyorum Murat'a ufak göndermemi yaparak.
Stresim büyüdükçe yanımdaki cadı da gelişmeye başlıyor. Kibar bir şekilde verebileceğim tepkileri uç noktalarda yaşamaya ve karşımdaki kişilere de yansıtmaya hazır bir karaktere bürünüyorum artık.
Sabah kuaförde gözleri parıldayan gelin kızdan bir eser kalmıyor geriye.
Aksilikleri üzerime çekme gücümle keseyi evde bıraktığımı fark ediyorum. Telefonda annemlerle konuşan Berk'e seslenip talimatlar yağdırıyorum.
''Bir kaç şey isteyeceğim.'' diyorum.
Berk ''Ne istiyorsun?'' diyor annemi telefonda bekletirken.
Tam cümleme başlarken Murat omzumu dürtüyor.
''Bir saniye Murat.'' diyorum elimle de bir işareti yaparak.
''Keseyi getirmeyi unutmasınlar.''
''Bir de...'' diye cümleme başlamadan Murat dürtüyor yine.
''Bir saniye Murat.'' diyorum biraz daha sert bu sefer.
''Makyaj malzemelerimin de bir kısmı kaldı sanırım.'' diyorum.
''Ayy bir de şeyi sorsana anneme...'' derken üçüncü kez omzumu dürten Murat'a bir dönüşüm var ki.. Yine kendimi aynadan görmesem bile ruhumun dışarıdan kendimi izlediği anlardan birini yaşıyorum. Gözlerimi kan bürümüş ''NE İSTİYORSUN?'' diye bağırıyorum.
Murat gülmeye başlıyor.
Ayşe Murat'ı kapıp kaçırıyor.
Murti'nin kamerayla beni çektiğini görüp ''Allah aşkına kapat şunu!'' diyip bir de ona kükrüyorum.
Fotoğrafçımız Efe Babacan'la buluşuyoruz kısa bir süre sonra ve Fenerbahçe Parkı'nın  yeşilliklerine doğru yürümeye başlıyoruz.
Fotoğraf çekiminin en güzel anlarında 'pıt' diye bir ses duyuyorum. Duyduğum ses beni gelinliğimin önüne doğru bakmam konusunda uyarıyor. Gelinliğimin önündeki eteğime baktığımda yeşil beyaz bir kuş pisliğiyle buluşuyor gözlerim. Çizgi film karakterleri gibi fırlıyor gözlerim yerinden.
Efe ''Ben hallederim.'' diyor. Elinde peçeteyle geliyor ve beş saniye içerisinde biraz daha yayıyor tüm pisliği.
''Böyle mi hallettin?'' diyorum.
Gerisin geri gelen ''Opps..'' tepkisi üzerine o ana kadar çalıştığım en profesyonel ismin katili olabileceğime inanıyorum.
Durumlar karşısında tedarikli arkadaşım Pınar şu anda bile nasıl olduğunu bilmediğim ,ufak bir büyü diyelim hatta bu duruma, şekilde temizliyor eteğimin önünü.
Parktaki yolculuğumuza devam ediyoruz ufak krizimizi atlattıktan sonra.
Beni seven ve benim sevdiğim tüm dostlarıma karşı ufak sinirler büyütmeye başlıyorum içimde. Dışımda olgunlaştırdığım ve artık içimde yaşattığım cadının tepkileri olduğunu anlamıyorum bunun. Köşede sigara içen bir arkadaşıma sinir olup ''Sigara keyfin bittiyse fotoğrafa devam edebilir miyiz?'' diyorum.
Sigarayı yiyerek yok ediyor.
Biraz daha ilerledikçe parktaki tek gelinin ben olmadığımı görüyorum. Her yandan  farklı fotoğrafçılarla gelinler geçiyor. Aynı model giydiğim biri var mı diye bakıyorum.
''Ayy..'' diyorum Pınar'a.
''Hiç biri öyle aham şaham güzel değil!''
İçimdeki cadıyı en uzun süredir tanıyan insan olmasından kaynaklanacak olacak ki Pınar hiç şaşırmayarak destekliyor beni.
Parkın bir noktasına geldiğimizde geç kalan arkadaşlarımız yakalıyor bizi.
''Sezin kusura bakma geç kaldım.'' diyen kimseye  ''Önemli değil canım ne demek.'' demiyorum.
Murat sabahtan beri koruma kalkanı görevi verdiği esprilere devam ediyor bu arada, ben de öldürücü bakışlarıma elbette.
Ayşe'yi yarı uzak yarı yakından duyuyorum bir anda Murat'la konuşurken ''Çok stresli şu anda, sen de espri yapmasan olmaz mı?'' diyip Murat'ı kıvama getirmeye çalışıyor.
O anda Ayşe'nin bu cici tavrını destekleyebilecek bir ben bile yok içimde.
Tabii tatlı yanlarım da yok değil. Bir çok resim de gülme krizine giriyorum, bir cafeden gelen yarım yamalak müziği duyduğumda dans etmeye başlıyorum dostlarımla. Ama işte bunları her zaman her koşulda yapan benim o gün 'koşulları' seçiyor oluşum bir garip geliyor kendime. Sonradan sorduğumda arkadaşlarımın ''Bence gayet normaldin.'' diyip benim kendimi bir cadı olarak görüşüm de bu yüzdendir sanırım.
Garip gelse de üzerime yapışan bu cadı rolünü de bırakmak istemiyorum o dakikalarda.
Gün yarı kahkahalarla, yarı çıldırmalarla devam ediyor benim bakış açımdan.
Fenerbahçe parkından tam çıkarken ''Çaktırmayın ne olur.'' dediğini duyuyorum duvağımı tutan Pınar'ın.
''Neyi çaktırmıyorsunuz?'' diyorum.
''Kesin bir şey var söylesene!''
''Bir şey yok.'' diyor en yakın dostum.
''Bir şey var da söylemiyorsan hakkımı helal etmem.'' diyorum.
Derin bir nefes alıyor tekrar ''Bir şey yok.'' demeden önce.
Otoparka doğru yürürken gelinliğimin kuyruğuyla göz göze geliyorum.
Hayatımda daha önce bu kadar kirli bir şey görmediğime yeminler edebilirim o anda. Gelin kuyruğumun üzerinde otuz altı numaradan başlayarak tüm ayakkabı numaralarının izleri hayat buluyor. Bu ayakkabı izlerinin sahipleri şüphesiz çevremde olan sevdiğim dostlarım. Bunu düşündükçe içimden nasıl bir sinir duygusu geçiyor bunu bugün bile nitelemem imkansız.
''Nasıl temizlenecek bunlar?'' diye ortaya sorarken gün boyunca tuttuğum göz yaşlarımın gözümde biriktiğini anlamak için yine bir aynaya ihtiyacım yok benim.
Otoparka gittiğimizde ben hala eteğimin nasıl temizleneceğini düşünüyor bir yandan da ''Hallederiz.'' diyen Pınar'a ''Yeter artık sürekli olumlu laflar nasıl halledeceksin?'' diyip kızıyorum.
Efe bize yeni bir fotoğraf konusu veriyor. Şimdi hepimiz otoparkta podyumda yürürmüş gibi Efe'ye doğru yürüyoruz. İlk küçük adımımda bu podyum olayı beni mutlu ediyor, ikinci küçük adımımda sabah yaşadığım problem nüksediyor yine. Tarlatanıma dolanan ayağım beni daha fazla ilerletmiyor. Ve müstakbel eşimin de dahil olduğu yanımda yürüyen arkadaşlar gurubumu bir anda beş metre önümde görüyorum. Beni arkada unutmuş şekilde ilerliyor hepsi.
''Bravo herkese gelin ben değilim zaten arkada bırakın olur mu!'' diyorum.
O anda hepsinin gülmemek için kendini zor tuttuklarını görsem de bu hiç komik gelmiyor bana.
Efe durumu toparlamaya çalışır bir şekilde ''Lütfen ama gelin önden yürüyecek tabi ki.'' diyor.
''Sezincim geç öne.''diyor.
Sonradan çok güldüğüm fotoğraf karelerimiz de bu anlarda çekiliyor. Önde ben arkada önüme geçmeyi bırakın yanımdan yürümekten korkan on arkadaşla birlikte gidiyoruz. Benim yüzümdeki ifade kime savaş açtıysam ''Galip benim!'' diyor.
Fotoğraf çekimleri için ufak bir buket atma seremonisi de gerçekleştiriyoruz biz. Elimde buket, arkamda süper arkadaşlarım havaya doğru fırlatıyorum buketi. Gerçek seremonide Pınar'ın ellerini havaya kaldırmamasını sağlayan sonucu da burada yaşıyoruz. Pınar elinde buketle bana bakıyor. Sanki benim olgun cadım onun gözlerinde hayat buluyor bu defa.
Buradaki çekimler de bittikten sonra ''Dinlenmek istiyorum.'' diyorum müstakbel eşime.
Çok zaman önceden rezervasyon yaptırdığımız beş dakikalık mesafedeki mükemmel otele doğru yola çıkıyoruz.
Odaya çıktığımda kendimi ''Ölmüş.'' olarak nitelendiriyorum.
Aynaya bakıp bir nebze değişmemiş makyajımı görünceye kadar makyajımın yanaklarımdan aktığına yeminler edebilirim o dakikalarda.
Kendimi rahat bir koltuğa bırakıyorum.
''Acil.'' diyorum Pınar'a.
Pınar ne dediğimi anlamaya gerek duymadan oda servisini arayıp ''Bir kül tablası ve iki kadeh şarap alalım.'' diyor.
Bir insanla dört sene boyunca aynı odayı paylaşmanın önemini daha iyi anlıyorum o anda.
''Acil.'' diyorum ikinci kez.
Pınar yine leb demeden leblebiyi anlayan bir şekilde ''Biraz daha samimi olacağız seninle anlaşıldı.'' diyor.
İki dakika sonra Pınar gelinliğimi havada tutmaya çalışırken ben klozeti bulmaya çalışıyorum.
Şarabım gelip üç yudum aldıktan sonra en büyük iki problemimi nasıl çözümleyeceğimi düşünmeye başlıyorum. Eteğimin çamurunu gördükçe ilk problemimin çözümleneceğine karşı olan inancım git gide azalıyor. Odanın içerisinde attığım her adımda ayağıma takılıp beni öne doğru savuran tarlatanımın da durumu toparlayan bir psikolojisi yok benim için.
Pınar ''Şöför beyaz sabunla süngeri getirmek üzere.'' diyor.
Boş boş bakıyorum kendisine. Bunun bir sabunla çözülemeyeceğine inanan cadı dürtüklüyor beni.
Annemi arıyorum bir heyecan. ''Anne..'' dediğim anda ağlamaya başlayıp bir çırpıda anlatıyorum tarlatan ve gelinlik kuyruğu hikayemi.
''Hemen geliyorum.'' diyor zaten yolda olan bir ses ifadesiyle. Daha sonradan öğrendiğim bir olay da annemin o gün yolda olmadığı, hatta henüz giyinik olmadığıdır. Babamla balkonda bir nefes almaya çalışırken ağlamışım tatlı kadına..
Beyaz sabun ve süngerimiz beş dakikaya kadar geliyor.
Umutsuzluk içerisinde hayat kurtarabilecek potansiyeldeki bu objelere bakarken boşalmış şarap kadehim de takılıyor gözüme. Pınar'a acil dememe gerek kalmıyor bu sefer. Oda servisini arayıp ''Üç kadeh şarap diyor.''
''Üç ?'' diyorum.
''İhtiyacım var.'' diye yanıtlıyor Pınar.
Annem gerçekten de hemen geliyor. Üzerindeki muazzam yeşil elbisesiyle göz dolduran bu kadına ne kadar güzel olduğunu söyleyemiyorum bile. Zaten o da böyle bir şey beklemiyor çünkü odaya girdiğinde gördükleri karşısında bir kaç saniye duraksıyor annem.
Pınar yerde  eteklerimi temizliyor o anda. Sabah yaptırıp toplattığı saçları alnındaki tere karışmış. dizleri zaten sabun köpüğü.. Ben ayakta ''Kıyamam sana'' diyeceğim yegane insana ''Sağ tarafı da temizlesene!'' diyorum bir tek.  Murat elinde damatlık gömleğiyle ''Sezin ya terledim bunu kuru temizlemeye mi yollasak acil?'' diyor. Ben bir yandan da ona cevap veriyorum ''Sence senin gömleğin önem sırasında kaçıncı madde şu anda ?'' diyerek..
Annem odaya adımını attığı andan itibaren bu görüntüyü aklından silmeye çalışır bir şekilde hareket etmeye başlıyor. Bir yandan Pınar'a ''Kızım ben de sileyim biraz.'' diyor tüm itirazlara rağmen. Bir yandan Murat'ın gömleği elinde otel görevlilerine ulaşmaya çalışıyor. Tabii asıl kalan enerjisiyle de beni ve içimdeki cadıyı sakinleştirmeye çalışıyor güzel kadın.
Eteğimin gerçekten 'pırıl pırıl' olduğu noktada içimi sonsuz bir rahatlama duygusu kaplıyor. Yine de bir şeyin daha beni rahatsız ettiğini anımsadığım noktada hatırlıyorum tarlatanımı. Yeniden doluyor şimdi gözlerim..
Annem tıpkı beş yaşındaki Sezin'le konuşur gibi ''Ehh yeter ama!'' diyor.
''Halledeceğiz bir de senin ağlamanla uğraşmayalım!''
Eteklerim havaya kaldırıyor yine.
Tarlatan toparlanıyor.
Bu sefer yeniden bir başlangıcı hissediyorum ben ancak yine de deneme adımlarımı da atıyorum odada.
İçimdeki cadının bezdirdiği müstakbel kocama ''Dans provası!'' diyorum.
''Sezin şaka mısın?'' diyor Murat.
''Öldük yorgunluktan.''
''Şaka yapar gibi bir halim mi var ?'' diyorum garip ses tonumla.
Murat'ın dans provası için şarkımızı açmasıyla elimi tutması arasında on saniye geçmiyor.
Ayağıma takılmayan tarlatanım ve çamurdan arınmış gelinliğimle provamızı yapıyoruz.
Bir iki yerde Murat'ın ayakları şaşırıyor.
''Gerçekten mi Murat? Şimdi mi?'' diyor içimdeki cadı.
Derin bir nefes alıp gülümsüyor sadece.
Düğünün başlamasına yarım saat kala Moda Teras'ta alıyoruz soluğu. Davetlilerin çoğunun kokteyl saatinde gelmiş olmaları beni rahatlatıyor. Ancak aynı davetlilerin erken gelmiş olmaları yeni bir sorunu 'içeriye görünmeden nasıl gireceğim?' kaygısını oluşturuyor bende.
Burçin hanım'ı arıyorum hemen.
''Arka kapıdan alalım.''diyor.
Arka kapı olayı o anda bana cazip gelse de, arka kapıya gittiğimde bu alanın kokteyl mekanından oldukça görülebilen bir yerde olduğunu anlıyorum.
''Kesinlikle buradan girmiyorum!'' diyorum Pınar'a.
''İsterlerse etten duvar örsünler öyle soksunlar ancak girerim.!''
Moda teras'ın mükemmel ekibi gerçekten de etten bir duvar örüyor bir anda. Boyumun da verdiği nimetlerden faydalanıp önümdeki insanların gölgelerinden yararlanarak hızlı bir şekilde ''Gelin odası''na geçiyorum.
 Gelin odasına son dakikada gelişimin sebebi insanlara görünmemek olsa da içeriye girdiğimi haber alan arkadaşlarım yavaş yavaş gelmeye başlıyorlar yanıma. İçimde bir yandan onları görmenin verdiği mutluluk oluşuyor, bir yandaysa içimdeki cadı devreye giriyor yine ''Son bir kaç dakika kala insanları öpüp makyajını boz. Onlar da hiç düşünemiyorlar yahu!'' diyor.
Bir anda oda hızlı bir şekilde boşaltılıyor. ''Gelinle damat çıkacak lütfen müsaade edelim'' diyor birileri. Sahne kulisimizi dağıtan hızlı eller Murat'la beni de çıkışı yapacağımız kapıya getiriyor aynı hızla.
Kapıda aylar önce seçtiğimiz ''çıkış parçamız''ın çalmasını beklerken içimdeki cadı son kez dönüyor Murat'a ve ''Çok terledim.'' diyor.
Murat cadıyı hiçe sayarak benim elimi tutuyor.
Gözleri çekik çekik oluyor yine gülümsemesiyle.
Çıkış parçamız çalmaya başlıyor uzaklardan.
''Şimdi.'' diyor biri ilk adımı atmamız için.
İlk adımı atarken içimdeki cadı ikinci adımın hesabını yapıyor.
Takılıp düşeceği anı kurgularken eteğinin arkasında görmemiş olabileceği çamurları hayal ediyor.
İkinci adımı atıyorum.
İkinci adımımın altında ufacık bir cadı, ufacık stresler, ufacık kavgalar, ufacık mutsuzluklar eziyorum.
Prensimin elini kavrıyorum sımsıkı.
Bize bakan ve gecenin nasıl devam edeceğini merak eden misafirlere ilişiyor gözüm.
Kimsenin umurumda olmadığını anlıyorum o anda.
Prensime bakıyorum tekrar.
Ve tek önemli olanın geleceğimize atacağımız üçüncü adım olduğunu artık biliyorum.




23 Ağustos 2012 Perşembe

Yirmi Dokuz Sene Sonra...



Küçükken dalıp dalıp annemle babamı izlediğimi hatırlarım. Küçücük şeylerdi izlediklerim. Ne bileyim birinin diğerine verdiği ufak bir öpücük, kaçamak el tutuşmaları, elini daha yeni yıkamış babamın anneme bir kaç damla su atması ve sonrasında çıkan büyük bir su savaşı...
Aşkı izlerdim yani, biraz içlerindeki çocukluğu biraz da yetişkinliği...
Aynı senelerde annemle babam baş başa bir yere gittiklerinde de içten içe mest olurdum. Öyle ''Beni de alsalardı yiahhh'' diye düşünmezdim. Sanırım bunun sebebi o zamanki arkadaşlarımdan birinin ailevi durumuydu. Anne ve babası boşanmıştı arkadaşımın. Bir gün bir okul gösterisinde ''Babalar ve kızlarını da sahneye bekliyoruz şimdi.'' diye mikrofondan anons yapılmış, o arkadaşım pistin ortasında kalakalmıştı. Annesiyle babası aynı ortamda çocukları için bile bulunamıyordu belli ki. Babam benimle iki dakika dans ettikten sonra o kızın elinden yakalayıp beş dakika da onunla dans etmişti. Sonrasında hepimiz aynı pistte eğlenirken ne kadar şanslı olduğumu düşünmüştüm. Daha da anaokulundaydım ha öyle çok derin bir bilinç falan yoktu hislerimde. Ne çocukmuşum be!
Yıllar geçti ama ben annemle babam arasındaki ilişkiyi takip etmeyi hiç atlamadım. Beynime sahneler kazıdım hep. Tekne tutkusu olan babam Cumartesi sabahları erkenden teknesine giderdi örneğin. Sabah uyandığımda babam evde olmazdı belki ama aynanın üzerinde annemin el yazısıyla ''İyi Seyirler!'' notunu görürdüm.O anda kendimi güvende hissederdim ; çünkü bilirdim ki babamın bir kaç saat kendi sevdiği bir şeyle, annem yanında olmadan, ilgilenmesi sıkmazdı annemin canını. Tam aksine annem cesaretlendirirdi babamı. Belki de bu sayede babam da o gün olduğu adam haline gelmişti. Bir gün kendisiyle ilgili bir şey yaparsa ertesi gün mutlaka annemi,beni ve Berki dahil edeceği bir program yapardı. Ailecek çok güzel hafta sonlarımız olurdu bizim.
Bunların arasında hiç mi tartışmazlardı, arada sesler hiç mi yükselmezdi? Tabii ki yükselirdi. Ama farklı bir iletişimi vardı ikisinin.
Zaman zaman ''Araları bozuk bana fırsat çıktı.'' diye düşünen genç kız beynimle ''Anne ben hafta sonu arkadaşıma gidebilir miyim? Babam hayır dedi, gıcık etti beni!'' derdim bir çırpıda.
Annem gözlerinden bir kaç parça ateş saçarak dönerdi bana: ''Babanla ilgili öyle bir laf dediğini duymayayım! Ne dediyse o! ''Gıcık'' diyor bir de babasına! Senin baban dünyanın en iyi babası kızım.'' der, beni yerin dibine sokardı.  Bu tavrın aynısı babamda da vardı ki şimdi anımsayınca belki de baştan beri anlaşmaları buydu diye düşündürüyor insana. İkisinin bize karşı hep aynı fikirde ilerlemeleri, bir birlerini asla hiçe saymamaları tesadüf olamaz değil mi?
Bir kaç yıl daha ileri saydığımızda da bu yıllara geliyoruz. Bana kalırsa annem ve babam ilişkilerindeki en zorlu sınavı aslında tam da bu sene veriyorlar. Kızları artık başka bir evde yaşıyor, oğulları üniversitede kalıyor. Hafta sonu buluşulan aile yemekleri dışında onlar yalnız artık... Yıllardır anne babayken sil baştan karı koca olmayı öğreniyorlar.
Bazen düşünüyorum:
Acaba hala bir birlerine su atıyorlar mıdır?
Acaba hala annem not bırakıyor mudur aynaya?
Acaba babam hala şöyle bir içten sarılıyor mudur anneme?
Bunun cevabını ben bilmiyorum.
Bildiğim tek şey sorduğum soruların cevabı ne olursa olsun, onların senelerdir kurdukları güzel iletişim ve yaşadıkları tatlı ilişki sayesinde ben de bugün Murat'la olan ilişkime sahibim.
Onları bende yaşatabiliyorum her gün uyandığımda.
Annesi babası kötü bir ilişkiye sahip birinin hayatında kurduğu ilişkiler üzerine bir yazı yazacak kadar bilgim yok. Ama benim mutluluk ve aşkla geçen bir ömrün, bir çocuğun gözüne yansıdığında bıraktığı güzel izlerle ilgili bir dolu kanıtım var.
Murat bir futbol tutkunu diye her hafta ellerimizde biralar ''Hayt huyt.'' diye bağırarak izlediğimiz maçlar, elimi yıkadıktan sonra avuçlarımda kalan üç beş damla suyu fırlatmak için evde dört dönüp kocamı aramam aşkın en güzel kanıtı değil mi?

Üniversite yemekhanesinde bir kız. Yeşil gözlü... O kadar yeşil ki, uzaktaki esmer bakışlı adamın gözüne çarpmış bir kere. Adam geliyor diyor ki ''Gözlerinizin çok güzel olduğunu kimse söyledi mi size?''.
''Evet.'' diyor kız.
''Hep söylerler...''.
O yeşil gözleri devirip dönüyor önüne.  
Hikaye burada bitiyor diye korkmayın! Yirmi dokuz sene geçmesine rağmen daha yeni yeni başlıyor o hikaye...

Evlilik yıl dönümünüz kutlu olsun!


Not: Anne bugün toplantım var, gözünü seveyim ağlayarak arama.



Bayramlık Ağzımı Açtım...


Nasıl da ilaç gibi gelmişti hepimize... Yaz sıcaklarına denk gelen dört koca gün! ''Onu da yapalım, bunu da yapalım'' koşturmacasına, İstanbul'da olmak ta eklenince o koca günler çabucak bitti tabii.. Geriye güzel anılar ve her gidilen yerde ''Ölümü öp ye!'' ısrarı sonucu yenilip dört gün içerisinde artı bir kilo olarak bünyeye katılan yemekler kaldı...
Bayramlık ağzımı açmadan önce o güzel anılardan bahsedeyim biraz. Evet evet çok masum ve sevgi dolu bir yazı yazamayacağım bayram sonrasında. Elbet benim de söyleyecek sözlerim kaldı içimde...

Bu sene gerçek gülümsemem vardı! Oley!

Bayram öncesi üzerinde bol bol çalıştığım sahte gülüşüm ve edepli kız oturuşum bu sene işime yaramadı. Bayramın ilk akşamı gittiğimiz yer halamların evi olunca aslında yapmacık bir gülüşe ihtiyacım olmadığını da anlamış oldum. Demek neymiş? Benim gibi bayram fobiniz varsa ziyarete bildiğiniz yer ve tanıdığınız insanlardan başlamakmış doğrusu. O zaman yüzünüze seri katil ile tuvaletini yapan adamın karışımı bir gülümseme kondurmak yerine içten kahkahalar atabiliyormuşsunuz.  
Nitekim içten kahkahalarım bayram boyunca da devam etti. İkinci gün Murat'ın anneannelerinde yenilen aile yemeğinde de  bol kahkahalar eşliğinde çok eğlendim.'' Bir anneannenin evinde nasıl eğlenilir?'' diye düşünüyorsanız onu başka bir konu başlığı olarak anlatmam gerekir. Nitekim kayınvalidemin tüm akrabaları haklarında ayrı konu başlıkları yazılması gerekecek kadar şahsına münhasır insanlardır. Kısacık bir örnek vermek gerekirse öğle yemeği sonrası elimizde içkilerimizle balkon muhabbeti yaparken ''Blogunda dedikodu yazmalısın, cesaretli olup millete geçirmelisin.'' diyen bir insan tanırım ki Murat'ın teyzesidir o kişi. Tamam ''geçirmelisin'' demedi ama konunun özü buydu en azından.


Bayram Sokuşturmacaları

Sokuşturmaca diye bir tanım bile yok diyorsanız yanılıyorsunuz. Bence bu kelime tam da bir bayram günü bulundu. Nasıl bulunmasın ki? Türkiye'nin her köşesinde bayram günlerinde aynı seslerin yankılandığına eminim:
''Hiç gelmiyorsunuz çocuğum...''
''Hiç aramıyorsunuz çocuğum...''
''Evlendiniz bir evinize de çağırmadınız çocuğum...''
''Biz neler neler atlattık bu sene de bir arayıp hal hatır sormadınız çocuğum...''
''Biz gençler eskiden daha iyi bilirdik gelenek görenek, artık yeni gençlikte kalmadı bunlar peh...''
Bayramda telefonu açıp daha ''İyi bayramlar'' lafının ilk kelimesini bile söyleyemeden bu sözleri duymak her Türk gencine nasip olmuştur eminim.  Bu cümle öbeklerinin aynı olması size de 'Sitemkarlar' diye bir tarikat olduğunu düşündürmüyor mu?
E madem  böyle bir tarikat var, kendilerine diyecek bir kaç sözüm de olsun:
Ey sevgili sitemkar insanlar!
Seni düşünüp arayan biri var ortada bir teşekkür etmek yerine neden bu cümleleri kullanırsın ki hemen? Bayram şekerini verirken ''Afiyet olsun, kısmetse bir gün sen de bize şeker ikram edersin. Evine çağırırsan tabii...'' diyip niye sinsi sinsi laf sokuşturursun? ''Bu gençlik de çok vefasız...'' diye başladığın cümlelerde ''Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla.'' mantığını yaparken neden gülersin bıyık altından? Nasıl bir tatmindir bu?
Şu anda böyle düşünüyormuş gibi davranıyorum ama aslında ben bu insanlar sayesinde yaşlanmayı istiyorum!
Yaşlanayım ki ben de ''Peh...'' diye başlayan cümleler kurup ikram ettiğim bayram şekerini karşımdaki gencecik savunmasız kişinin boğazına dizebileyim. Telefonum çaldığında ''Kocacığım hazırladığımız 'sokuşturma' metinini getirir misin yeğenler arıyor da...'' diyebileyim.
Çocukcağız ''Aşkolsun ama yenge...'' dediğinde. ''Yok yavrum yok sizin de işleriniz var tabii ne yapacaksınız bizim gibi yaşlıları? Altı üstü ölüm döşeğindeyiz.'' diye ağlayabileyim.
İşte aslında tarikatın sırrı burada.
Yıllar boyu çekilen işkencenin intikamını her bir nesil bir sonraki nesilden alıyor. ''Biz de genç olduk.'' yerine ''Biz böyle gençler değildik.'' düşünceleri dilimize dökülüyor patır patır...
Çok eğleneceğim yaşlandığımda!


Bayramdan bir kaç not:
1. Arefe günü bekarlığa veda partisindeydim. Bu sefer duvak yerine şeytan boynuzu taktım. Parti bitimi Murat beni aldı, arabada sızmışım tabii.. 
Sevgili kocam gecenin dördünde bayram namazı telaşıyla benzincide durup ''Yakında nerede cami var?'' diye sorarken uyandım. Camiinin yerini tarif eden adamın kafamda unuttuğum şeytan boynuzuna bakışını hiç unutmayacağım.
''Şeytan çıkarmaya gideeecedik de biz.''

2. Bu bayramda kimse bana ''Kilo almışsın.'' demedi. Bu sefer hedef Murat oldu. Göbeğine, kıçına epey bir gönderme yaptı herkes. Murat ta ''Benim kemiklerim iri.'' dedi kapadı konuyu. Ben o lafları duysam bileklerimi kesip veda mesajımı tartıya kendi kanımla bırakırdım. Erkeklerin özgüven patlamasına hayran olmamak elde değil.
3. ''Sahte gülüşü uygulamamışsın peki edepli kız oturuşuna  ne oldu?'' diye düşünenler varsa ''Allah ne verdiyse...'' diyip oturdum her yerde. Şimdi görünmeyecek de ne zaman görünecek?
4. Kayınvalidemlerde yenilen bayram yemeği sonrasında kalan bütün yemekler şu anda benim buzdolabımda! Yok böyle bir mutluluk! Allah hepinize eli lezzetli, karakteri bonkör kayınvalide nasip etsin.
5. Bayramdan sonra bir gün daha izin kullandım. Annemle havuza gittik, DVD izledik, bol bol da içtik. Sefamız olsun,kıskananlar da ortadan çatır çatır çatlasın!


18 Ağustos 2012 Cumartesi

Eskiden Bayram, Şimdi Bayram... Deliye Her Gün Bayram!



Evlenmeden önce bayramlar hep çok renkli geçerdi benim için. Ailecek gittiğimiz ziyaretlerin hiç birinde resmi bir hava olmazdı çünkü. Daha doğrusu 'Usturuplu' davranmamız gerek bir yere bile gitsek ailemin genel yapısı gereği komik olaylar bir birini izlerdi.
Allah rahmet eylesin Perihan teyzenin evine gittiğimizde babamın ''Ne güzelmişşşş..!'' diye baktığı avizenin kristalinin elinde kalmasını da, kocaman adamların ceplerine bir dolu çikolatayı saklamalarını da dün gibi hatırlarım.
Bir de müzik olurdu hep bizim bayramlarımızda... Öyle teypten Serdar Ortaç'lar falan da değil. Ne zaman mandolin sesi duysam Ahmet Abi'lerin eve yaptığımız bayram ziyaretlerini hatırlarım. Hatırlarken ağzıma likör tadı gelir bir de, sıcak sıcak...
Anlayacağınız gibi geleneklerden sıyrılmadan modernleştirilmiş bir versiyonda yaşardık biz bayramlarımızı. Babamın elini öptükten sonra bayram harçlığını vermeden ''Tahmin et hangi elimde?''  diye Berk'le beni iki saat kıvrandırması da bu yüzdendi elbette... Bunu yaptığında çocuk falan değildik ha. İki sene önceden bahsediyorum.
Son iki bayramıysa evli bir kadın olarak kutladım ben.
İlkinde bayramı pek hissetmedim aslında.  Arkadaşlarımızla çıktığımız tatil, bayram konseptinden uzaklaştırdı bizi. Bayramı hissettiren tek unsur iki Murat'ın gittiği bayram namazıydı ki o sırada biz kadınlar tabi ki odalarımızdaydık... Konunun şeklini değiştirmeden uzaklaşıyorum bu paragraftan..
İkinci bayramımızaysa evde uyandık. Daha önceden aldığımız bayramlıklarımızı giydik karı koca. Benim içim biraz huzursuz, eski konsepti yaşamak adına ŞAP diye Murat'ın elini öptüm. Yüz liramı kapıp gülümsemeyi başardım biraz. ''Yüz lira ne lan?'' demedim.
Yola çıktığımız ilk andan itibaren üzerime bir 'yeni gelin' psikolojisi geldi ki sormayın. Gittiğim her yerde herkes bana bakacak,beni inceleyecek zannediyorum. Davranışlarımı analiz edecekler, arkamdan kibarlığımla ilgili konuşacaklar... ''Ayyy bayılıyorum bu kıza ya çok kibar'' yerine ''Bu kız da patavatsız biraz, elini ayağını nereye koyacağını bilmiyor. Kıçında eteği de giymiş donunu gördüm yeminlen.'' diyeceklerine de eminim. Aldığım bir kaç kiloya da küfrediyorum bir yandan. Konuşacak konular tükenince elbet ''Gelin hanım da biraz kilo almış.'' diyip üzerime saldıracak bir densiz de çıkacak!
Sıradan dolaşmaya başladık tüm akrabaları. Ama ben nasıl garibim anlatamam. Yüzüme aynı düğün günü olduğu gibi bir gülümseme yapıştırdım botokslu gibi başka şekle giremez haldeyim. Normalde samimi davrandığım insanlara bile sizli bizli konuşuyorum. Kayınvalidemlerin evinde normalde popomu yaya yaya yatarken,bayram diye koltuğun kenarında bacak bacak üzerine atıyorum, yok beğenmiyorum öyle oturuşu ellerimi dizimin üzerine koyuyorum. Kayınvalidem de rahatsız olmuş olacak ki ''Sezin rahat otursana.'' deyip duruyor.
Sonuçta kendimi kasa kasa bitiriyorum ilk günü...
Bayramın ikinci günü de aynı şekilde geçiyor. Yine bir dolu ev, içimde bir dolu kasvet, davranışlarımda bir dolu yapmacıklık. ''Ah ne demek efenim, zahmet olur mu?'' şeklinde yılışık bir insanım ki aralarda tuvalete kaçıp ''Manyak mısın lan sen?'' diye soruyorum aynadaki kendime.
Gerçi annemlere gittiğimde rahatladım biraz. Ama bu sefer de garip bir mod yaşadım. Elimde meyveler ''Kocacığım meyve keseyim mi?'' sana diye sorup durdum Murat'a. Normalde ''Ben dokunamam o şeftaliyeee yiahhhh'' diyerek Murat'ı meyveden sorumlu devlet bakanı ilan eden ben elimde hoppidi hoppidi meyvelerle gezmeye başladım.
Bitti neyse sonunda. 2011 Bayram sezonu ve benim kıl karakterim mazi olmayı başardı.
Şimdiiiii.... Geldi mi 2012 bayramı!
Murat'la bir haftadır kavga ediyorum ''Oraya gitmem, buraya gitmem, ben evde yatmak istiyorum.'' diye. Murat ta ''O kadar ölmedi gelenekler Sezin Hanım!'' diye yanıtlıyor tüm isyanımı. Diyemiyorum ki bu bayram olayı olunca ben bir geriliyorum, bir saçmalıyorum. Desem de anlamaz ki! ''Manyak mısın?'' der veya daha beteri bunu demeden manyak olduğumu düşünür.
...
Sanırım ben çocuk olduğum bayramları özledim.
Küçücük olduğum bayramları demiyorum. 20 yaşında da olsam ailemin çocuğu olduğu bayramlardan bahsediyorum. O zaman bayramda geldiği için ''Aferin takdir ediyorum seni ne güzel geliyorsun ailenle bizi ziyarete...'' denilen kişiydim. Şimdiyse aile benim!
Bu senenin programını karakter değiştirmemi gerektirmeyecek şekilde yapmaya çalıştım.
Umarım kazasız belasız atlatırız.
Gerçi yeni gelin de sayılmam, eskidik artık..
Ben en iyisi mi yeni bir gülümseme üzerinde çalışayım bu bayram.
Oturma tarzımı da tekrar gözden geçirdim mi, tamamdır!


Hepinize iyi bayramlar!

16 Ağustos 2012 Perşembe

Yeyiz biz onu! Eveeet!


''Ay babasıııııı bak bak ne tatlı!''
''Annesiiii özlemiş seniiii!''
''Babası çişi de gelmiş bak nasıl bekliyoooo..''
''Annesi çıkardın mı sen onu dışarı gezdiniz mi? He gezdiniz mi? He? He?''
Aylardır evimizde böyle iğrenç bir muhabbet var. Bu muhabbeti yaparken farkına varmıyoruz, sonradan birimiz farkına varıp diğerine söylediğinde de çok umursamıyoruz. Arkadaşlarımızın yanında oluyor mu bu diyaloglar ondan da emin değilim; ancak oluyorsa kesin bizi gırtlaklamak istiyorlardır şayet ben kesin isterdim!
Bu muhabbetlerin sebebi tabi ki köpeğimiz Alex!
Evlendikten kısa süre sonra bir hafta sonu Akçay'a gittik. Yola çıkmadan annem arayıp ''Sezin burada çok tatlı yavrular var.Tam yemelik. Bak ama almaya falan kalkmayın köpek işi zor iş!'' dedi. Telefonu kapadıktan sonra ''Annem de alem kadın, kırk tane işle boğuşuyorum zaten köpek alacak değilim.'' diyip hala çocuk gibi uyarıyorlar diye kızdım bir de anneme.
İyi ki kızmışım, aferin bana!
Akçay'a varıp bahçeye adımımı attığım andan itibaren gerizekalı kız ses tonunda konuşmaya başlamıştım bile.
''Oyyy yeyim ben seni. Evet evet yeyiiim. Kulağını ham yapayım.eveeet!'' 
Tehlikenin kapıda olduğunu anlayan annem ''Ye Sezin. Tabii ye. Ama burada ye onu olur mu?'' diyerek kendimi frenlememi sağlamaya çalıştı tabii.. Ama olay kontrolden çıkmıştı bir kere. Murat bir yavru bir elinde diğer yavru diğer elinde ''Nasıl tatlısınız siz yaaa?'' diye köpüşlere soruları yöneltmeye başlamıştı.
Bu duygusal coşkuyu atlatamadan babam telefonla arayıp ''Alsanıza birini.'' diyerek verdi coşkuyu. Berk'in tahrikleri, babamın cesaretlendirmeleri karşısında ne kadar dayanabilirdim ki?  Allahım bayılıyorum sorumluluk olayını başkalarına yüklemeye..
Murat eski köpeği Tony(RİP:() sayesinde köpeğe bakma konseptine biraz daha yakın biri olarak kendini hemen toparlayıp beni de girdiğim ruh halinden çıkarmak için çabalamaya başladı. Odamızda yalnız kalıp tüm dış etkenlerden sıyrıldığımız bir anda köpek bakımıyla ilgili tüm negatif noktaları saymaya başladı. Hatta bunu o kadar ileriye taşıdı ki en son cümlesi ''ÖLECEK O 15 SENE SONRA BİLİYOR MUSUN?''  oldu.
Gözlerimi bir köpek yavrusu gibi aşağıya doğru baygınlaştırdım, dudaklarımı titrettim, gözümden yaş bile akıttım bunu da başka bir yazımda anlatacağım. Süper bir yeteneğim var benim istediğim an ağlayabiliyorum. Murat yine de razı olmadı.
Bahçeye çıkıp tatlı yavrulara tekrar kavuştuğumuzda bu sefer ikna sırası bendeydi! Bu yavrulara bakarak Murat'ı ikna edememe gibi bir seçenek bile tanımıyordum kendime. ''Murat bak şunaaa. Yeyim ben onu di mi? Evet yeyim eveeet...''
Annem Murat'la birlik halinde çalışıp beni almamaya, ben de onları ''Başarabileceğim'' bir süreç olduğunu ikna etme savaşını yaşıyorduk şimdi.
Neden sonra ki aklıma geldi, kuzenime ''Ne zaman doğmuştu bu yavrular?'' dedim.
''23 Temmuz'da doğdular'' diye masum bir şekilde beni yanıtlayan kuzenimİN yüz tepkim karşısındaki şaşkınlığını hala hatırlıyorum.
''Alıyoruz onu.'' bu ses artık benden değil Murat'tan geliyordu.
İyi ki 23 Temmuz'da ,düğün günümüzde, doğmuştu bu şanslı köpek...

Sonra ne oldu
İlk gün: Alex odamızda yattı. Sabaha kadar uyumadık. Yine de pişman değildim. Nah değildim! Alex ne kadar köpekse ben de o kadar köpeklik derecesinde pişmandım.
İkinci gün: Alexi evle bahçe arasındaki odasına koyduk. Biraz rahatladı ama biz yine uyuyamadık sabaha kadar vikledi. Artık bebek bile yapmamayı düşünmeye başlamıştım
İlk 5 ay: Yattığı yere çişini, kakasını yaptı. Yaptığı kakayı yedi. Elimi deli gibi ısırdı, kanattı. Milletin bahçesine girdi. ''Gel'' dedik,gelmedi. ''Yerine gir'',dedik girmedi.. Hayatımın sonsuz bir işkenceyle devam edeceğine emindim artık. Kaderime boyun eğmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.
Son 5 ay: Sabrettik! Öğrettik! Kızdık! Ödüllendirdik! Cezalandırdık! Bütün bunları yaparken onu çok sevmeyi hiç atlamadık. Eğer ilk 5 ay ona katlanamasaydık şu anda hayatımızın en büyük sevgilerinden birinden mahrum olurduk ve eminim bunun pişmanlığını da hayatımız boyunca hissederdik.
İyi ki varsın oğlum!
Yeyim seni biliyorsun değil mi? Yeyiiiiim! Eveeeeet!






15 Ağustos 2012 Çarşamba

"Evlenince Kilo Alınır!" Şehir Efsanesi Mi, Gerçek Mi?


Dün tartıya baktığımda gördüğüm kilo karşısında mutluluk naraları attım. Öyle abartı falan yapmıyorum: ''Ayyyyyy maşallah!'' falan dedim bir de utanmadan. Utanmadan diyorum çünkü geçen sene düğün döneminde bu kiloyu görseydim tam aksi hisli bir çığlık atar, kafamı duvara vurarak kendimi son yolculuğuma uğurlardım. İnsanoğlu ama bu, farklı durumlara hemen adapte oluyor tabii...
Evet doğru anladınız. Evlendikten sonra bir miktar(!) kilo aldım ben. Başlarda ''2 kilo aldım canım...'' derken bir süre sonra bu yalana kimseyi inandıramayacak bir görünüme bürünüp ''Şakaydı o ya heheh 5 kilo aldım.'' itirafımı yapmak durumunda kaldım. Muhtemelen bunu dediğim kişiler baştaki yalanımdan da etkilenerek ''5 diyorsa 10 almıştır bu koca popo!'' diye konuştular arkamdan.

İlk kilolarda neden aklım başıma gelmedi?
İlk bir kaç kiloda herkes - gerçekten herkes- şu cümleyi kurdu ''Evlenince kilo alınır.''
Bu yorumu yapan pek sevgili tanıdıklarım cümleyi ''Çünkü..'' ile bağlamadılar. Ben de hiç sorgulamadım, 'Kilo almışsın' diyenlere "Evlenince kilo alınıyormuş...'' diye açıklamada bulundum .
''Evlenmek hamilelik mi lan fizyolojik bir tepkisi mi var? Neden kilo alıyım ki?'' diye sormak aklıma gelmedi. Biraz da bu bahanenin ardına saklandım sanırım.
Bugünkü yazımda ''Evlendikten sonra kilo alınır'' adlı gizemli başlığın arka planındaki sebepleri sizlere anlatayım ki sizler bu tuzağa düşmeyin istedim.  Aşağıdaki maddelerden birine kapılıp tartıda iki kilodan fazla artış gördüğünüz an endişelenmeye başlayın ve göbüşünüz büyümeden de çaresine bakın. Sonra benim gibi tartıdaki abuk rakamlara sevinmeye başlar, sadece bir sene önce balayı için aldığınız türlü cici elbisenin içerisine giremezsiniz benden söylemesi.

Sır perdesi kalkıyor

Bir senelik diyetten kurtuluş:  Her gelin diyet yapar! Evet gerçekten her gelin yapar bunu. İster sıfır beden olsun ister 52 beden gırtlağını tutmak için çabalamayan gelin tanımadım henüz. Sıfır bedenler ''Dikkat eder'', 52 bedenler ''Ölümüne rejim''e girer o ayrı ama sonuçta hepsinin en az altı ay devam eden bir mücadele dönemi vardır. Sonra düğün günü gelir, o gün de heyecandan bir şey yiyemez gelin zaten. Balayı için yola çıktıktan sonra gelinin gözü dönmeye başlar. İlk mola yerinde son aylarda hayali kurulan çikolatalar alınır, cipsler kola eşliğinde iner mideye. Balayı için gidilen yerde açık büfe varsa zaten olay bitmiştir! İlk akşam ''Hihihi benim midem de küçülmüş'' diyerek tabağa her şeyden az az alınarak tamamlanan akşam yemeği ertesi günlerde tabağın görgüsüzlük derecesinde dolmasıyla devam eder. Balayı dönüşünde tartı çooooktan üç kilo fazlayı gösterir ki bu da ders olmaz çiçeği burnunda evli kızımıza.. ''Bir iki aya tekrar rejime girerim'' diye düşünürken nasıl bir tuzağın ortasında olduğunu fark etmez bile.
Yemeği tatmak:  ''Evimde yemek yapacağım'' diyen gelinlerimiz ilk haftalardan itibaren kendilerini paralamaya başlar. Günde on defa annenin aranması eşliğinde yemeğe koyulacak salça,baharat,sebze,et vs oranları bir yerlere not edilir. Her şey harfiyen yapılsa da kendine çok da güvenmeyen yeni evli kızımız her bir malzemeyi eklediğinde yemekten bir lokma alır. Beğenmez biraz daha tuz ekler, bir lokma daha alır... Yemek piştikten sonra ''Lan ne kadar az yapmışım.'' derken yaptığı yemeğin yarısının kendi midesinde olduğunun farkında değildir. Kocasıyla sofraya oturduğunda ''Ya benim de iştahım yok bu aralar.'' diyip ufak bir tabak yapar kendine. ''Ay ne az yiyorum çoook şükür'' diye dualar eder her gün. Biraz zaman geçer bir bakar tartıya gözleri yuvalarından fırlar. Arkada fizyolojik bir sebep arar hemen.
Yoktur öyle bir sebep..
Misafirler,mezeler,içkiler...: Sevgili kızımız misafir ağırlar. Her hafta bir kaç arkadaş gelir, aileden ziyaretler olur, kimse olmasa da komşuculuk başlamıştır. Her misafirin gelişinde ''Aman şundan da yapalım, aman bundan da yapalım..'' derken koca bir sofra donatılır. Gelenler arkadaşlarsa su gibi içki içileceği gerçeği de vardır zaten. Arkadaşlar gelir. Biraz ondan biraz bundan derken o sofrada en az üç saat oturur herkes. E tabi üç saatte üç kere yeni mezeler eklenir o tabağa. Üçer kadeh de içki içilir. Ertesi gün davul gibi bir karınla uyanılır. ''Ayyy ne güzel yemekler bitmiş demek sevdiler yaptıklarımı!'' diyen masum kızımız sanki kendi bir lokma yememiş gibi bir tavra bürünür. Zaman zaman ''Ben de bayaa yedim yaa'' diye bilinçli bir cümle kursa da, ''Ay bütün gece koşturdum ama yakmışımdır!'' diye ayrı bir yalanın pençesine düşer bu sefer. Bu olayın da bir iki ay sonrasını anlatmama gerek yok sanırım..
Kıtlıktan çıkmışsınız gibi davranan aileler: Kızımız ve oğlumuzun evinde olup bitenler aileler tarafından takip edilmekte ama yine de her saniyeyle ilgili bilgi alınmamaktadır. Aileler ''Yemek olayını ne yapıyorsunuz?'' diye sormaktan çekinir, çiftimizin çocuk gibi hissetmenize sebep olmak istemezler. Bu sebeple hafta sonu yapılan aile ziyaretlerine hafta arası bir şey yenmemiş, çiçeği burnundaki çift kıtlıktan çıkmış gibi sofralar kurulur. ''Anne ben bir kaşık alıyım ondan'' dediği anda üç kaşık koyulur tabağa. Küçüklükten beri öğretilen ''Tabaktaki yemek biter'' mantığıyla biter o tabak. Yemekten arta kalan her türlü kilo aldırıcı meze, ana yemek, börek çörek de saklama kaplarıyla eve getirilir. Her gün bir yılbaşı yemeği sonrasında artan yemekler misali bir mutluluk havası hakimdir eve. ''Aman bozulmasın, ziyan olmasın.'' mantığı da burada devreye girer, bir yerine iki biber dolması katık yapılır ana yemeğin yanına.
İştahlı adamla evlenenler:  En önemli sebeptir evlendikten sonra kilo almada! Evlenmeden önce anne evinde yapılan bir senelik rejimde kızımıza eşlik eden bir anne vardır. Yememesi dert olmaz kıza çünkü anne de düğün gecesi incecik görünmek istiyordur. Evdeki kışkırtıcı öğeler çoktan kaldırılmıştır. Sonra kocasıyla oturacağı eve gelir kızımız. Kocası iştahlıysa her gün çeşit çeşit yemek koyulur sofraya. Hadi bu kısım biraz daha atlatılabilir ama yemek bittikten sonra televizyon karşısına gelen türlü abur cuburdan ''Hadi bitaneee alıyım bari'' duygusu karşı koyulmazdır. Cipsler çerezleri takip eder, çerezler meyveyi, gece nutellayla sonlanır. Kızımız fazla yediğinin farkındadır ve aralarda çemkirir de kocasına. Koca da abur cuburdan olmamak adına ''Ya ne olacak iki tane cips yemişsin zayıfsın zaten'' der. Doğru da söyler kızımız zayıftır çünkü o anlarda. Takip eden aylarda kocasından artık bu sözü duymadığında aldığı kiloların farkına varır. Geç kalınmıştır..

''Evlenince kilo alınır'' cümlesinin arkasındaki mantık aslında yukarıdaki olaylardır. Bunu bir şehir efsanesi gibi anlatıp arkadaki asıl sebepleri devlet sırrı gibi saklayan, genç kızlarımızın löpür löpür olmasına göz yuman, hatta bundan kıkır kıkır zevk alan bir topluluğun varlığı da yadsınamayacak bir gerçektir.
Sır perdesini araladığım bugün şehir efsanesi yaratıcılarına açtığımız savaşın başlangıcı olsun.
Gırtlağımı tutamayıp ağzıma attığım her abur cubur da midemde bir adet haşlanmış brüksel lahanasına dönüşsün.
Amin.