24 Ağustos 2012 Cuma

Sen ''Cadı'' De! Ben ''Gelin'' Diyorum!

Geçen gün kınası olan, sonra bekarlığa vedasında şeytan boynuzları taktığım arkadaşım var ya. Hah! İşte o yarın evleniyor.
Bu güzel havada onun için kalbim pıt pıt atarken, 'Düğün Günü' başlığını kaçırmayayım ve size kendi düğün günümü anlatayım istedim.
Şu ana kadar hiç bir zaman ''Aman siz siz olun benim yaptığımı yapmayın!'' dedim mi size?
İşte bu sefer diyorum!
Çünkü ben düğün günümde tam da bir CADIYDIM!


Düğün günü perde arkası hikayelerinin asıl başladığı alan araba oluyor. Bundan önceki detayların aslında sadece 'tatlı kısımlar' olduğunu düğünün başlamasına altı-yedi saatlik bir zaman olduğunu gördüğümde anlıyorum ben.
İçimde yıllarca eğittiğim ve büyüttüğüm cadı da bu farkındalıkla birlikte gelişmeye başlıyor bugün.
Arabanın içerisinde yarı büklüm şekilde oturuşum belimi ağrıtıyor. Asıl problemimse gelinliğimin buruşuyor oluşu.
Söylenmeye başlıyorum.
Murat ''Bir şey olmaz.'' diyor.
''Herkes bir şekilde arabaya binmiyor mu gelinlikle?.''
Murat'ın dedikleri mantıklı gelse de ''Sen takımınla rahat rahat otur tabii.'' diyorum homurdanarak.
On beş dakika sonra Fenerbahçe Parkı'nın arka tarafına park ediyoruz arabaları. Arabaya bir süre sonra tekrar binmenin bana problem yaratacağını bilsem de iniyorum arabadan.
''Karnım aç.'' diyorum.
Beni metrelerce öteden duyan şöförümüz hemen bir tost yaptırıyorum ben diyor.
''Bak görüyorsun değil mi ne kadar uzaktan duydu adam, helal olsun!'' diyorum Murat'a ufak göndermemi yaparak.
Stresim büyüdükçe yanımdaki cadı da gelişmeye başlıyor. Kibar bir şekilde verebileceğim tepkileri uç noktalarda yaşamaya ve karşımdaki kişilere de yansıtmaya hazır bir karaktere bürünüyorum artık.
Sabah kuaförde gözleri parıldayan gelin kızdan bir eser kalmıyor geriye.
Aksilikleri üzerime çekme gücümle keseyi evde bıraktığımı fark ediyorum. Telefonda annemlerle konuşan Berk'e seslenip talimatlar yağdırıyorum.
''Bir kaç şey isteyeceğim.'' diyorum.
Berk ''Ne istiyorsun?'' diyor annemi telefonda bekletirken.
Tam cümleme başlarken Murat omzumu dürtüyor.
''Bir saniye Murat.'' diyorum elimle de bir işareti yaparak.
''Keseyi getirmeyi unutmasınlar.''
''Bir de...'' diye cümleme başlamadan Murat dürtüyor yine.
''Bir saniye Murat.'' diyorum biraz daha sert bu sefer.
''Makyaj malzemelerimin de bir kısmı kaldı sanırım.'' diyorum.
''Ayy bir de şeyi sorsana anneme...'' derken üçüncü kez omzumu dürten Murat'a bir dönüşüm var ki.. Yine kendimi aynadan görmesem bile ruhumun dışarıdan kendimi izlediği anlardan birini yaşıyorum. Gözlerimi kan bürümüş ''NE İSTİYORSUN?'' diye bağırıyorum.
Murat gülmeye başlıyor.
Ayşe Murat'ı kapıp kaçırıyor.
Murti'nin kamerayla beni çektiğini görüp ''Allah aşkına kapat şunu!'' diyip bir de ona kükrüyorum.
Fotoğrafçımız Efe Babacan'la buluşuyoruz kısa bir süre sonra ve Fenerbahçe Parkı'nın  yeşilliklerine doğru yürümeye başlıyoruz.
Fotoğraf çekiminin en güzel anlarında 'pıt' diye bir ses duyuyorum. Duyduğum ses beni gelinliğimin önüne doğru bakmam konusunda uyarıyor. Gelinliğimin önündeki eteğime baktığımda yeşil beyaz bir kuş pisliğiyle buluşuyor gözlerim. Çizgi film karakterleri gibi fırlıyor gözlerim yerinden.
Efe ''Ben hallederim.'' diyor. Elinde peçeteyle geliyor ve beş saniye içerisinde biraz daha yayıyor tüm pisliği.
''Böyle mi hallettin?'' diyorum.
Gerisin geri gelen ''Opps..'' tepkisi üzerine o ana kadar çalıştığım en profesyonel ismin katili olabileceğime inanıyorum.
Durumlar karşısında tedarikli arkadaşım Pınar şu anda bile nasıl olduğunu bilmediğim ,ufak bir büyü diyelim hatta bu duruma, şekilde temizliyor eteğimin önünü.
Parktaki yolculuğumuza devam ediyoruz ufak krizimizi atlattıktan sonra.
Beni seven ve benim sevdiğim tüm dostlarıma karşı ufak sinirler büyütmeye başlıyorum içimde. Dışımda olgunlaştırdığım ve artık içimde yaşattığım cadının tepkileri olduğunu anlamıyorum bunun. Köşede sigara içen bir arkadaşıma sinir olup ''Sigara keyfin bittiyse fotoğrafa devam edebilir miyiz?'' diyorum.
Sigarayı yiyerek yok ediyor.
Biraz daha ilerledikçe parktaki tek gelinin ben olmadığımı görüyorum. Her yandan  farklı fotoğrafçılarla gelinler geçiyor. Aynı model giydiğim biri var mı diye bakıyorum.
''Ayy..'' diyorum Pınar'a.
''Hiç biri öyle aham şaham güzel değil!''
İçimdeki cadıyı en uzun süredir tanıyan insan olmasından kaynaklanacak olacak ki Pınar hiç şaşırmayarak destekliyor beni.
Parkın bir noktasına geldiğimizde geç kalan arkadaşlarımız yakalıyor bizi.
''Sezin kusura bakma geç kaldım.'' diyen kimseye  ''Önemli değil canım ne demek.'' demiyorum.
Murat sabahtan beri koruma kalkanı görevi verdiği esprilere devam ediyor bu arada, ben de öldürücü bakışlarıma elbette.
Ayşe'yi yarı uzak yarı yakından duyuyorum bir anda Murat'la konuşurken ''Çok stresli şu anda, sen de espri yapmasan olmaz mı?'' diyip Murat'ı kıvama getirmeye çalışıyor.
O anda Ayşe'nin bu cici tavrını destekleyebilecek bir ben bile yok içimde.
Tabii tatlı yanlarım da yok değil. Bir çok resim de gülme krizine giriyorum, bir cafeden gelen yarım yamalak müziği duyduğumda dans etmeye başlıyorum dostlarımla. Ama işte bunları her zaman her koşulda yapan benim o gün 'koşulları' seçiyor oluşum bir garip geliyor kendime. Sonradan sorduğumda arkadaşlarımın ''Bence gayet normaldin.'' diyip benim kendimi bir cadı olarak görüşüm de bu yüzdendir sanırım.
Garip gelse de üzerime yapışan bu cadı rolünü de bırakmak istemiyorum o dakikalarda.
Gün yarı kahkahalarla, yarı çıldırmalarla devam ediyor benim bakış açımdan.
Fenerbahçe parkından tam çıkarken ''Çaktırmayın ne olur.'' dediğini duyuyorum duvağımı tutan Pınar'ın.
''Neyi çaktırmıyorsunuz?'' diyorum.
''Kesin bir şey var söylesene!''
''Bir şey yok.'' diyor en yakın dostum.
''Bir şey var da söylemiyorsan hakkımı helal etmem.'' diyorum.
Derin bir nefes alıyor tekrar ''Bir şey yok.'' demeden önce.
Otoparka doğru yürürken gelinliğimin kuyruğuyla göz göze geliyorum.
Hayatımda daha önce bu kadar kirli bir şey görmediğime yeminler edebilirim o anda. Gelin kuyruğumun üzerinde otuz altı numaradan başlayarak tüm ayakkabı numaralarının izleri hayat buluyor. Bu ayakkabı izlerinin sahipleri şüphesiz çevremde olan sevdiğim dostlarım. Bunu düşündükçe içimden nasıl bir sinir duygusu geçiyor bunu bugün bile nitelemem imkansız.
''Nasıl temizlenecek bunlar?'' diye ortaya sorarken gün boyunca tuttuğum göz yaşlarımın gözümde biriktiğini anlamak için yine bir aynaya ihtiyacım yok benim.
Otoparka gittiğimizde ben hala eteğimin nasıl temizleneceğini düşünüyor bir yandan da ''Hallederiz.'' diyen Pınar'a ''Yeter artık sürekli olumlu laflar nasıl halledeceksin?'' diyip kızıyorum.
Efe bize yeni bir fotoğraf konusu veriyor. Şimdi hepimiz otoparkta podyumda yürürmüş gibi Efe'ye doğru yürüyoruz. İlk küçük adımımda bu podyum olayı beni mutlu ediyor, ikinci küçük adımımda sabah yaşadığım problem nüksediyor yine. Tarlatanıma dolanan ayağım beni daha fazla ilerletmiyor. Ve müstakbel eşimin de dahil olduğu yanımda yürüyen arkadaşlar gurubumu bir anda beş metre önümde görüyorum. Beni arkada unutmuş şekilde ilerliyor hepsi.
''Bravo herkese gelin ben değilim zaten arkada bırakın olur mu!'' diyorum.
O anda hepsinin gülmemek için kendini zor tuttuklarını görsem de bu hiç komik gelmiyor bana.
Efe durumu toparlamaya çalışır bir şekilde ''Lütfen ama gelin önden yürüyecek tabi ki.'' diyor.
''Sezincim geç öne.''diyor.
Sonradan çok güldüğüm fotoğraf karelerimiz de bu anlarda çekiliyor. Önde ben arkada önüme geçmeyi bırakın yanımdan yürümekten korkan on arkadaşla birlikte gidiyoruz. Benim yüzümdeki ifade kime savaş açtıysam ''Galip benim!'' diyor.
Fotoğraf çekimleri için ufak bir buket atma seremonisi de gerçekleştiriyoruz biz. Elimde buket, arkamda süper arkadaşlarım havaya doğru fırlatıyorum buketi. Gerçek seremonide Pınar'ın ellerini havaya kaldırmamasını sağlayan sonucu da burada yaşıyoruz. Pınar elinde buketle bana bakıyor. Sanki benim olgun cadım onun gözlerinde hayat buluyor bu defa.
Buradaki çekimler de bittikten sonra ''Dinlenmek istiyorum.'' diyorum müstakbel eşime.
Çok zaman önceden rezervasyon yaptırdığımız beş dakikalık mesafedeki mükemmel otele doğru yola çıkıyoruz.
Odaya çıktığımda kendimi ''Ölmüş.'' olarak nitelendiriyorum.
Aynaya bakıp bir nebze değişmemiş makyajımı görünceye kadar makyajımın yanaklarımdan aktığına yeminler edebilirim o dakikalarda.
Kendimi rahat bir koltuğa bırakıyorum.
''Acil.'' diyorum Pınar'a.
Pınar ne dediğimi anlamaya gerek duymadan oda servisini arayıp ''Bir kül tablası ve iki kadeh şarap alalım.'' diyor.
Bir insanla dört sene boyunca aynı odayı paylaşmanın önemini daha iyi anlıyorum o anda.
''Acil.'' diyorum ikinci kez.
Pınar yine leb demeden leblebiyi anlayan bir şekilde ''Biraz daha samimi olacağız seninle anlaşıldı.'' diyor.
İki dakika sonra Pınar gelinliğimi havada tutmaya çalışırken ben klozeti bulmaya çalışıyorum.
Şarabım gelip üç yudum aldıktan sonra en büyük iki problemimi nasıl çözümleyeceğimi düşünmeye başlıyorum. Eteğimin çamurunu gördükçe ilk problemimin çözümleneceğine karşı olan inancım git gide azalıyor. Odanın içerisinde attığım her adımda ayağıma takılıp beni öne doğru savuran tarlatanımın da durumu toparlayan bir psikolojisi yok benim için.
Pınar ''Şöför beyaz sabunla süngeri getirmek üzere.'' diyor.
Boş boş bakıyorum kendisine. Bunun bir sabunla çözülemeyeceğine inanan cadı dürtüklüyor beni.
Annemi arıyorum bir heyecan. ''Anne..'' dediğim anda ağlamaya başlayıp bir çırpıda anlatıyorum tarlatan ve gelinlik kuyruğu hikayemi.
''Hemen geliyorum.'' diyor zaten yolda olan bir ses ifadesiyle. Daha sonradan öğrendiğim bir olay da annemin o gün yolda olmadığı, hatta henüz giyinik olmadığıdır. Babamla balkonda bir nefes almaya çalışırken ağlamışım tatlı kadına..
Beyaz sabun ve süngerimiz beş dakikaya kadar geliyor.
Umutsuzluk içerisinde hayat kurtarabilecek potansiyeldeki bu objelere bakarken boşalmış şarap kadehim de takılıyor gözüme. Pınar'a acil dememe gerek kalmıyor bu sefer. Oda servisini arayıp ''Üç kadeh şarap diyor.''
''Üç ?'' diyorum.
''İhtiyacım var.'' diye yanıtlıyor Pınar.
Annem gerçekten de hemen geliyor. Üzerindeki muazzam yeşil elbisesiyle göz dolduran bu kadına ne kadar güzel olduğunu söyleyemiyorum bile. Zaten o da böyle bir şey beklemiyor çünkü odaya girdiğinde gördükleri karşısında bir kaç saniye duraksıyor annem.
Pınar yerde  eteklerimi temizliyor o anda. Sabah yaptırıp toplattığı saçları alnındaki tere karışmış. dizleri zaten sabun köpüğü.. Ben ayakta ''Kıyamam sana'' diyeceğim yegane insana ''Sağ tarafı da temizlesene!'' diyorum bir tek.  Murat elinde damatlık gömleğiyle ''Sezin ya terledim bunu kuru temizlemeye mi yollasak acil?'' diyor. Ben bir yandan da ona cevap veriyorum ''Sence senin gömleğin önem sırasında kaçıncı madde şu anda ?'' diyerek..
Annem odaya adımını attığı andan itibaren bu görüntüyü aklından silmeye çalışır bir şekilde hareket etmeye başlıyor. Bir yandan Pınar'a ''Kızım ben de sileyim biraz.'' diyor tüm itirazlara rağmen. Bir yandan Murat'ın gömleği elinde otel görevlilerine ulaşmaya çalışıyor. Tabii asıl kalan enerjisiyle de beni ve içimdeki cadıyı sakinleştirmeye çalışıyor güzel kadın.
Eteğimin gerçekten 'pırıl pırıl' olduğu noktada içimi sonsuz bir rahatlama duygusu kaplıyor. Yine de bir şeyin daha beni rahatsız ettiğini anımsadığım noktada hatırlıyorum tarlatanımı. Yeniden doluyor şimdi gözlerim..
Annem tıpkı beş yaşındaki Sezin'le konuşur gibi ''Ehh yeter ama!'' diyor.
''Halledeceğiz bir de senin ağlamanla uğraşmayalım!''
Eteklerim havaya kaldırıyor yine.
Tarlatan toparlanıyor.
Bu sefer yeniden bir başlangıcı hissediyorum ben ancak yine de deneme adımlarımı da atıyorum odada.
İçimdeki cadının bezdirdiği müstakbel kocama ''Dans provası!'' diyorum.
''Sezin şaka mısın?'' diyor Murat.
''Öldük yorgunluktan.''
''Şaka yapar gibi bir halim mi var ?'' diyorum garip ses tonumla.
Murat'ın dans provası için şarkımızı açmasıyla elimi tutması arasında on saniye geçmiyor.
Ayağıma takılmayan tarlatanım ve çamurdan arınmış gelinliğimle provamızı yapıyoruz.
Bir iki yerde Murat'ın ayakları şaşırıyor.
''Gerçekten mi Murat? Şimdi mi?'' diyor içimdeki cadı.
Derin bir nefes alıp gülümsüyor sadece.
Düğünün başlamasına yarım saat kala Moda Teras'ta alıyoruz soluğu. Davetlilerin çoğunun kokteyl saatinde gelmiş olmaları beni rahatlatıyor. Ancak aynı davetlilerin erken gelmiş olmaları yeni bir sorunu 'içeriye görünmeden nasıl gireceğim?' kaygısını oluşturuyor bende.
Burçin hanım'ı arıyorum hemen.
''Arka kapıdan alalım.''diyor.
Arka kapı olayı o anda bana cazip gelse de, arka kapıya gittiğimde bu alanın kokteyl mekanından oldukça görülebilen bir yerde olduğunu anlıyorum.
''Kesinlikle buradan girmiyorum!'' diyorum Pınar'a.
''İsterlerse etten duvar örsünler öyle soksunlar ancak girerim.!''
Moda teras'ın mükemmel ekibi gerçekten de etten bir duvar örüyor bir anda. Boyumun da verdiği nimetlerden faydalanıp önümdeki insanların gölgelerinden yararlanarak hızlı bir şekilde ''Gelin odası''na geçiyorum.
 Gelin odasına son dakikada gelişimin sebebi insanlara görünmemek olsa da içeriye girdiğimi haber alan arkadaşlarım yavaş yavaş gelmeye başlıyorlar yanıma. İçimde bir yandan onları görmenin verdiği mutluluk oluşuyor, bir yandaysa içimdeki cadı devreye giriyor yine ''Son bir kaç dakika kala insanları öpüp makyajını boz. Onlar da hiç düşünemiyorlar yahu!'' diyor.
Bir anda oda hızlı bir şekilde boşaltılıyor. ''Gelinle damat çıkacak lütfen müsaade edelim'' diyor birileri. Sahne kulisimizi dağıtan hızlı eller Murat'la beni de çıkışı yapacağımız kapıya getiriyor aynı hızla.
Kapıda aylar önce seçtiğimiz ''çıkış parçamız''ın çalmasını beklerken içimdeki cadı son kez dönüyor Murat'a ve ''Çok terledim.'' diyor.
Murat cadıyı hiçe sayarak benim elimi tutuyor.
Gözleri çekik çekik oluyor yine gülümsemesiyle.
Çıkış parçamız çalmaya başlıyor uzaklardan.
''Şimdi.'' diyor biri ilk adımı atmamız için.
İlk adımı atarken içimdeki cadı ikinci adımın hesabını yapıyor.
Takılıp düşeceği anı kurgularken eteğinin arkasında görmemiş olabileceği çamurları hayal ediyor.
İkinci adımı atıyorum.
İkinci adımımın altında ufacık bir cadı, ufacık stresler, ufacık kavgalar, ufacık mutsuzluklar eziyorum.
Prensimin elini kavrıyorum sımsıkı.
Bize bakan ve gecenin nasıl devam edeceğini merak eden misafirlere ilişiyor gözüm.
Kimsenin umurumda olmadığını anlıyorum o anda.
Prensime bakıyorum tekrar.
Ve tek önemli olanın geleceğimize atacağımız üçüncü adım olduğunu artık biliyorum.




Hiç yorum yok: