15 Ağustos 2012 Çarşamba

Yüksek yüksek tepelereeeeeeeeee...



Bu akşam çok yakın bir arkadaşımın kına gecesi var.
E tabi henüz evlilikte bir seneyi geride bırakmış bir insan olarak arkadaşlarımla ilgili önemli olan olaylarda "kendi  önemli olaylarımı" anımsıyorum ister istemez. Biraz özlüyorum belki... Hatta itiraf edeyim ''Keşke tekrar yaşasam o geceleri!'' diye tepinip ağlıyorum bazen. Farklı bir psikoloji bu, özel bir günü geride bırakmadan hissedemeyeceğiniz türde. En basit örnekle:  hani doğum günü kutlayacaksınızdır bir hafta önceden hazırlanmaya başlarsınız, tüm arkadaşları ararsınız, mekanı hazırlarsınız, yeni kıyafetlerinizi alırsınız... Pazar sabahı bir kalkarsınız bir haftadadır hazırlandığınız doğum günü şıp diye bitmiş. Geriye içinizde bir boşlukla fotoğraflar kalır sadece...
Neyse konumuza dönelim biz...
Bu akşam gerçekleşecek kına gecesiyle ilgili gözlemlerimi sizlerle daha sonra paylaşacağım; ancak öncesinde anılarımda henüz taptaze olan kendi kına günü(!) ve gecemi anlatmak isterim. Parantez içerisindeki ünleme ayrıca dikkat. İnsanların geceleri, olayları olurken benim günlerim hatta haftalarım vardır. Doğum gününü bile 'doğum haftam' olarak anan bir insandan kınayı bir geceye yaymasını bekleyemezsiniz!
Şımarık değilim seni de görürüm!

Yüksek yükseeeeek tepelereeee
               
Size daha sonra anlatacağım küçük bir krizden tam bir hafta sonra kına gecem var benim. Gelenekleri seven yapım bu kısmı da es geçmek istemiyor ve annemin de katkılarıyla bir kına gecesi organize ediyoruz. Geleneklerdeki gibi bir gece önce yapmıyoruz bu organizasyonu. Yetişmemiz gereken onlarca detayı düşünüp iki hafta önceki cumartesiyi seçiyoruz kendimize.
Kına hazırlıkları çok farklı bir boyuta sürüklüyor beni. Söz ve nişan gibi organizasyonlar bana daha düğünüme çok uzun bir zaman olduğunu hatırlatırken, kına gecem beni aslında ne kadar kısa bir zaman kaldığı gerçeğiyle yüzleştiriyor. Ufak bir panik duygusu çullanıyor üzerime ama çok da umursamıyorum. İki hafta sonra olacak düğünümle boy bile ölçüşemez bu gecenin heyecanı ya ben onu biliyorum işte. Kendimin küçük organizatörü olarak kına için gerekli olan her detayı da maddeliyorum yine. Bu sefer kontrolü biraz daha insanlara bırakarak görev dağılımlarını yapıyorum. Babama ''Kına cd'sini hazırla.'' gibi bir görevi verdiğim anda mantıklı gelmiş olsa da, kına cd'mi bana teslim ettiği gün içerisinde ''Sarı Gelin'' de dahil olmak üzere bir çok bunalım şarkıyı gördüğümde gülme krizimi zor engelliyorum.
Annem kına tepsisini hazırlıyor, kayınvalidem kınaları elimize sarmak için çiçekli kurdeleler yapıyor.
Kına gününün sabahı geldiğinde yepyeni bir güne karmaşık bir ruh haliyle uyanıyorum. Gitmem gereken manikür pedikürümü düşünüyor her sabah ilk olarak Murat'ı düşünen beynim. Garip bir üşengeçlik var üzerimde tanımlayamadığım.
Yataktan kalkıyorum.
İçeriden gelen tabak seslerinden annemin sabahın körü denilebilecek bir zamanda organizasyona başladığını anlıyorum. ''Anne sakin ol.'' diye yanına gitmek istiyorum; ancak nasıl şu ana kadar ki tüm organizasyonlar ''Benim olayım''sa, mutfaktan gelen bu seslerin de ''Onun olayı'' olduğunu kısa sürede anlıyorum.
Üstümü giyinip kuaföre gidiyorum öğlen vakti. Bir gün önceden tembih manyağı yaptığım herkes kapıda karşılıyor beni. Onlar benden heyecanlı.
Kuafördeyken Pınar'ımdan mesaj geliyor bana. Ruh halimi sorguluyor sinsi bir şekilde. Direk bir şekilde ''Heyecanlı mısın?'' demiyor en yakın arkadaşım, bu sorunun beni heyecanlandırabileceğini biliyor çünkü.. Onun yerine ''Eeee nasıl gidiyor gelin hanım?'' diyor yarı şakayla karışık. Pınar'ın bu süreçte attığı her mesajda hissettiklerim aynen yayılmaya başlıyor hücrelerime. Bir yanımın eksik olduğunu hatırlıyorum yine. En yakın arkadaşıma uzanmak ve onu yakalamak istiyorum. Gelip üzerime bir nazar boncuğu iğneleyip beni deli etsin istiyorum.
Tıpkı bekarlığa veda planlamalarında olduğu gibi başka bir arkadaşım ,Yeliz, yetişiyor imdadıma. Cep telefonumda mesajı beliriyor ''Benim erken gelmemi ister misin?'' diye soruyor.
Normalde böyle durumlarda kendimden çok karşı tarafı düşünen, onun hazırlığına da en az kendiminki kadar önem veren yapım bu sefer ufak bir bencillik yaşıyor.
''Gelebilir misin gerçekten?'' diyorum.
''İhtiyacım var sana.''
''Az sonra oradayım.''diyor Yeliz.
Gerçekten de mantık çerçevesine sığmayacak kadar bir ''az sonra'' diliminde geliyor Yeliz. Elinde irili ufaklı torbalarla ''Yetiştimmmm.'' diyor.
Saçım makyajım ve her türlü detay bittiğinde annemi arıyorum. Annem ''Herkes geldi sayılır.'' diyor.
Üzerimdeki eşofmana bakıyorum.
Her ne kadar kontrolü karşı tarafa bırakmaya hazır olan yeni gelişmiş karakterim devrede olsa da yine de bu kılıkla insanların arasına çıkmak istemediğimi biliyorum. Kuaförün çırağını ışık hızıyla yolluyoruz eve. Kıyafetim ve ayakkabılarımla dönüyor aynı hızla.
Aynanın karşısında elbisemi giyerken Yeliz söylenmeye başlıyor.
''Sezin çok bol bu elbise.''diyor.
Ben üzülürüm diye hemen toparlamaya çalışıyor cümlesini.
Benim böyle bir şeye üzülmeyeceğimiyse Yeliz'in boynuna atlayıp ''Ayyy çok zayıflamışım.'' diye ufak bir çığlık attığımda anlıyor.
Eve doğru hızlı adımlarla ilerliyoruz.
Kapıyı çaldığımız an garip bir heyecan yakmaya başlıyor boğazımı. Giydiğim kıyafetin, makyajımın ve saçımın güzel olup olmadığını ilk kez o anda düşünmeye başlıyorum. Bir yandan da garip geliyor aslında bu his. Sadece kadınların bulunduğu bir ortama giriyor ve kendimi ilk kez sadece kadınlara beğendirme isteğinde oluşum bilmediğim bir duyguyu yaşatıyor bana. Yarı komik olduğunu düşündüğüm bu duygunun komik olmayan yarısına odaklanıyorum elbette.
Gece evimize yakışacak şekilde hızlı başlıyor. Herkesin kadehi daha boşalmadan tekrar doluyor ve dolan şaraplar tek yudumda iniyor midelere.
''Yüksek yüksek tepeeeelereeeeee..'' bölümüne gelmeden bu denli içiliyor oluşuna bir nokta koymalıyım diye düşünüyorum. Tam bu sırada köşedeki kızlar grubuna ilişiyor gözüm.
''Sezin'in şerefine.'' diye kadeh kaldıran ve bugün için elbiselerini özenle seçen kızları gördüğüm anda ben de dolduruyorum kadehimi;
''Benim şerefime olsun madem.'' diyorum.
Kafalar biraz daha dönmeye başlayınca içerideki odaya çekiliyoruz Yeliz'le. Yeliz Akçay'dan aldığım bindallımı giydiriyor üzerime. Başıma kırmızı tülbentimi atıyor. Giyindiğim odanın kapısını sıkı sıkı kapatıyor. Kapıyı açmaya çalışan biri olursa eliyle engelliyor.
İçeriden bir müzik başlıyor.
Kızlar eşlik ediyorlar müziğe.
Hiç birinin sesi güzel değil belki , hala bilmiyorum, ama bir araya geldiklerinde profesyonel bir koroya taş çıkarır edayla çağırıyorlar beni içeriden.
''Yüksek yüksek tepeleeereee..'' diyorlar.
Ve ben kına geceme doğru, ve ben evliliğime doğru, ve ben kuracağım yuvaya doğru..
Bir adım daha atıyorum.


Duygusal bir modda yazdığım bu günün arka planındaki gerçekler:
1. ''Yüksek yüksek tepelere'' şarkısıyla etrafımda dönen kızların dörtte üçü sarhoştu. Ben ağlamadıkça onlar döndü, onlar isyan ettikçe ben iyice ağlamadım. Son noktada midesi bulanan vardı. Ağlama numarası yapmak durumunda bıraktılar beni.
2. Altta gördüğünüz resimde baş örtüsünün altında  bildiğiniz dans ediyorum. Annemin ''Yazıklar olsun Seziiiiiin.'' sözüyle irkilip kendime gelmiştim. Şimdi yazıyı okuyup ''Öyle demedim'' der kesin. Kapı gibi kamera kaydım var.
3. Kına yakıldıktan sonra çalan şarkılarla kızların hepsinin içinden küçük Sibel Can'lar fırladı. ''Yabancı müzik dinlerim ben yieahhh'' diyen arkadaşlarımın hepsi yalancıymış. Böğüre böğüre eşlik ettiler şarkılara. İtirazı olan varsa onun da videosu var, rezil ettirmeyin derim kendinizi.



Bugünkü yazımı canım arkadaşım, pek sevgili dostum Ayşoş'uma ithaf ediyorum.





Hiç yorum yok: