25 Eylül 2012 Salı

Pasaklı Kızımın Pasaklı Odası...


''Çok pasaklısın vallahi..''
Annem gençliğim boyunca bu cümlenin farklı versiyonlarıyla hemen hemen her gün odamın kapısında belirirdi.
''Of anne yiahhh'' deyince biraz daha sinirlenerek 'pasaklı' tanımını örneklerle anlatmaya başlardı bir de.
Açıkçası çok kafaya takmazdım. Hani öyle ''Annem bana pasaklı dedi böhüüüüü..'' diye bir durumum olmadı hiç.
''Tamam ya toplıcam işte.''deyip geçiştirdim hep.
Kelime anlamıyla 'pis ve dağınık' olan ''Pasaklı'' kelimesinin pis kısmını kesinlikle kabul etmemekle birlikte 'dağınık' kısmının bana tamamen uyduğu konusunda bugün anneme hak veriyorum.

Bugün elimizi vicdanımıza koyma günüdür kızlar!

Tanıdığım kız arkadaşlarımın çok büyük bir bölümü de benim gibi dağınıktı her zaman. Tanımadığım çoğunluğunda dağınık olduğunu tahmin edebiliyorum. Herhalde kandır çeker boktur kokar vaziyeti bir durum yok ortada, sadece benim arkadaşlarım dağınık olamaz değil mi?
Gıcır gıcır model arabalarını parfümlerinin yanındaki rafa dizen erkeklerle karşılaştırdığınızda bizler çoğunlukla sandalye üstü sütyen modunda bir gençlik yaşadık. Raflarda parfümlerimizin yanında on beş adet makyaj malzemesi sıralandı. Çok para da verdik o malzemelere ama düzgün kullanmadık işte. Bir de takı tukularımız her yerdeydi tabii.. Kolyesini masaya gelişi güzel attı diye o düğümü çözmek için günlerce uğraşan bir çok kız tanırım!  Benim o kız ya :(
Bunların hepsi gençlik dönemlerimizde kaldı tabii.. Şimdi büyüdük, evlendik. Dolayısıyla bir arada yaşama durumuna geçme, ortama ve duruma ayak uydurmaya çalışma zamanımız geldi.
Evlendikten sonra annem evime geldiğimde inanamadı! Bildiğiniz gözleri yuvalarından fırladı kadıncağızın. Öyle pasaklı falan olduğum için değil, o halime zaten alışık neden fırlatsın gözleri... Annem düzenliliğim konusunda hayrete düştü. Evimin bakımlı olması, dolabımın düzenli olması takdiri hak etti. Tabii kendini tutamayıp ''Bizim evde nasıldın? Vay beee..'' diyerek ufak bir gönderme de yaptı. Yeminle de hakkıdır. Kadın 25 sene boyunca arkamı toplamış, bana yalvarmış odamı toplamam için. 25 sene bir odayı toplayamamışım da şimdi kaç odayı topluyorum. Ayıp değil mi?
Annemin bu takdirine ''hihihiih öyle oldum ben ya.'' tarzı ufak bir gurur duygusuyla karşılık verdim. Sonra da her yerde anlattım ''Annem evimi gördü çok şaşırdı. Düzenliyim ya ben ondandır. Çok düzenliyim bu arada söylemiş miydim?'' şekilde kendi pazarlamamı yapmaya başladım. Sanki düzenliyim diye eve gündeliğe çağıracaklar.
Neyse...
Ben kendimle bu şekilde gurur duyarken sürecin benim için zor olan tarafları yavaş yavaş kendini gösterdi ve Murat'ın memnuniyetsiz cümleleri başladı.
''Ya bu çantaların belli bir yeri var mı?''
''Onunla silersen iz kalabilir mi acaba?''
''Onu oraya koyarsan tozlanır mı sence?''
Bir baktım cümleleri doğrudan kurmayıp bana dolaylı yoldan gönderme yapan saçma bir karakter gelişiyor evin içinde.
Önce ''Sen ne demeye çalışıyorsun bana? Ben bu eve bakamıyor muyum yani? Ühüüüüüüü''  şeklinde duygusal bir buhran geçirmeye çalıştım. Bu taktik tutmadı tabii.. Daha önceden istediğim zaman ağlayabildiğimi sizlere söylemiştim değil mi? Hah işte ! Bir ilişkide sekiz seneyi devirince karşınızdaki adama sökmüyor o göz yaşları.
Sonra ''Ev gayet iyi durumda. İki üç küçük detaya takılacaksan işimiz var seninle! Ben de çalışıyorum biliyorsun değil mi?'' cümleleriyle karşı atağa geçtim. Feminist karakterin kavgalarda oldukça etkili olduğunu düşünüyordum, yanılmışım. Adam da çalışıyor sonuçta ama elinden viledayı da düşürmüyor.O da bu durumun farkında olduğu için söylenmeyi bırakmadı tabii..
Neyse geldik bir kaç hafta önceye...
Yatakta Murat'ın yattığı tarafta bir çanta dolusu kağıt, kitap vs vs var. Hiç biri bir biriyle ilgili objeler değil. Kısaca anlatmak gerekirse elime ne geçerse çantanın içine doldurmuşum. Adam aylardır rica ediyor şunları ayıklayıp atar mısın? diye. Benim de zamanım olmuyor, unutuyorum, ya da aklıma geliyor ''Salla yaaa...'' deyip dizilerimi izlemeye gidiyorum.
Bir kaç hafta önce Murat tam anlamıyla isyan etti!
''Sezin çok çok rica ediyorum. Allah rızası için. Nolur! Noooolur kaldır şu çantaları.'' diye.
Ben de o sırada abuk abuk yatağın üzerinde debeleniyorum ''Çok sıcak lan nasıl uyuyacağız.'' diye, o derece işsiz güçsüzüm yani..
Baktım uzun uzun benim adama.
''Tamam ya toplicam işte.'' dedim.
Üstüne bir de bastım kahkahayı.
Bildiğin o kadar takmadım, o kadar dokunmadı ki bana!
İster düzensizsin desin, ister isyan etsin... O benim yirmi beş sene boyunca annemin uğraşmak zorunda kaldığı düzensiz hallerimi gördü mü?
Şükretsin dolapta yemeği, çekmecede donu var!
Anladım ki ben gizli köşelerde hala o pasaklı kızım işte! Herkese her şeye inat...
İtirazı olan?

Not: Annem bu yazının üzerine evime geldiği gibi o çantayı kaldırmazsa ben de Sezin değilim. Teşekkürler Anne!

21 Eylül 2012 Cuma

Eda'lı Ada...


Geçtiğimiz hafta cuma gecesi annemlerin evinde 'kızlar partisi' yaptık. Bir dolu kadının toparlandığı evdeki bir geceye neden kız(!)lar partisi deriz onu da anlamış değilim de, konu bu değil tabii..
Şarabın su gibi gittiği bu gece de ,tamam su gibi gitmedi ben su gibi içtim, bir çok olayı gözlemledim ve yazılacak bir çok malzeme de ürettim ; ancak size bugün bu komik olaylardan bahsetmek istemiyorum!
Ben size bugün Edoş ablamı anlatacağım...
Edoş ablam kızlar(!) partisinin düzenlenmesinin sebebi olan kız çünkü kendisi bizlerden epey uzakta yaşıyor. E gelişi de epey bir olay oluyor bizim için. Ayda yılda bir kere geliyor da diyemiyorum nitekim bu sözün 'yılda bir geliyor' kısmına daha uygun kendisi. İngiltere'de yaşıyor çünkü. Bildiğiniz uzakta yani, öyle Ayvalık falan hayal etmeyin. Ve orada gerçekten 'yaşıyor' öyle fasa fiso bir gidiş de değil. Evlendi, İngiltere'ye taşındı bizlerden saatlerce uzak bu ülkede bir de 'Ada' diye sempatik bir karakter kattı hayatımıza.
Zaman zaman hayatını uzaktan takip ederken şunu düşünüyorum: ''Ulan insan nasıl bu kadar uzakta yaşayabilir tanıdığı herkesten? Hele bir de çocuğu var? Kesin çıldırıyordur oralarda!E çocuğunu büyütürken yanında kocası dışında destek olacak kimse de yok. İnsan sinir krizi geçirir. Sonra sinir krizini çocuğuna yansıtır. Sonra çocuğu da sinir bir tip olur. Sonra...''
Böyle düşünüyorum çünkü bana göre yaşadığımız hayatın ölçüsü o hayatı kaç kişiyle birlikte yaşadığımızla orantılı...Hele bir de çocuk oldu mu! Çocuğu olan bir insanın annesinden destek almadan o çocuğu büyütebileceğine inanamıyorum. Böyle bir ihtimali düşünemiyorum bile.

Veya Cuma gecesine kadar düşünemiyordum diyelim...

Kapıyı açtığım anda Ada'yı anneannesinin kucağında görmeyi bekledim ne yalan söyleyeyim! Bizde böyledir çünkü. Bütün bir hafta torununu görmeyen anneanne ilk buluştukları andan itibaren çocuğu öldüresiye sevmeye ve sıkıştırmaya başlar. Çocukta  konsepte alışık olmasından kaynaklandığını düşündüğüm bir 'kabullenmişlik' olur. Anne de ister istemez mutlu olur bu durumdan.  
Kapıyı açtığımda uyku mahmuru Ada kollarını annesinin boynuna dolamıştı... Sakin sakin... Hafif kaprisli, çocuk işte yeni uykudan uyanmış. Hemen elini kolunu sıkıştırıp ''Adaaaa sen geldin mi bizeeee yerrrriiiiz seniiii!'' demeye başladık tabii..
Eda ablam ''Uyku sersemi şimdi açılır birazdan'' dedi. Kendi oturduğu koltuğun yanına pıt diye koydu üç buçuk yaşındaki böcüğümüzü.
Bir iki mırın kırın yaptı, sonra açıldı Ada... Ama açıldı dediysem ''Benim tanıdığım tipler bunlar'' deyip anneannesinin teyzesinin yanına gitmedi bir tek. Yavaş yavaş yaklaştı hepimize. Annesi gibi sükunetle..
İşte o anda izlemeye başladım  ben.
Daha baştan itibaren alıştığım tipteki tüm çocuklardan farklı davranan bu çocuğun sırrının ne olduğunu öğrenmek istedim. Bir kızlar(!) partisinde kim ne kadar yedi diye her zaman inceleme yaparsınız arkadaşlar, benim konum daha derin.
Neyse...
Herkes sofraya oturdu. Edoş ablam yanına oturtmadı Ada'yı... Onun yerine ''Cips yiyeceğim beeeeeeen!'' diyen küçük hanıma bir küçük tabak makarnayla bir küçük tabak cips bıraktı salonun sehpahasına..
Öyle atışmadı yani ''Cips mi? Akşam yemeğinde cips mi olurmuş?'' demedi...
Muhtemelen her gün bir tabak cips vermiyordu tabiki kızına ama o akşam kızlar(!) akşamıydı ve Eda ablam dikkatini Ada'ya değil, bizlere vermek istedi.
Dayanamadım ve sofradan kalkıp küçük prensesin yanında aldım soluğu. Makarnasını yemesi için türlü türlü de numaralar yaptım. E küçücük, tuzağa düştü tabi... Ben ''Bu sayfayı okumam için bir lokma makarna yemen gerek.'' dedikçe avuçladı makarnaları, arada düşürdüklerinden de tabağına eklemeler yaptı.
Saatler ilerledi şaraplar su gibi akmaya devam etti Musluk gibiii...tam ağzıma doğru...misss...
Yediği cipslerin enerjisinden midir yoksa bizleri mi çok sevdi Ada bilemiyorum ama salonun ortasında bir şovlar başladı ki sormayın... Bir ara Edoş ablama baktığımda gülmekten gözlerinin yaşardığına yeminler edebilirim.
Ada ''Hepinizi çok seviyorummmm!'', ''Bu güzel gece için herkese teşekkürlerrr!'' diye hoplayıp zıplarken biz defalarca ''Maşallah''lar geçirdik içimizden..
Ertesi sabah ''Ne ara giydim lan ben bu şortu'' halinde uyandığımda aklıma ilk olarak Ada'lı sahneler geldi..
Düşünmeye başladım.
Bizim etrafımızda gördüğümüz bir dolu çocuğu düşündüm.
''Bak o cipsler midende böcek olacak şimdi!'' tehditlerimizi düşündüm.
Bir gece boyunca annesinden başka hiç kimseye gitmeyen, bu sebeple de annelerin tepelerinden ayırmadığı çocuklarını düşündüm.
En doğruyu,en doğru yoldan yapmaya çalışırken yaşadıkları her anı hem çocukları hem kendileri için zorlaştıranları düşündüm.
Sonra Eda ablamı düşündüm...
Ailesinden bu kadar uzakta yaşayan, kocası ve kızıyla bir hayat kurup bir sene boyunca ara ara ailesiyle bir araya gelen bir kadının bu denli özgüven sahibi, bu denli kendinden emin, bu denli problemsiz bir çocuk yetiştirmesini düşündüm.
Evet Eda ablamı tanıyordum.
Evet onun bunu yapabilecek bir gücü olduğunu da biliyordum.
Ama bana kalırsa o bunu yapmak için bir güç de aramamıştı kendinde. O güç baştan beri onun içindeydi. Belki gücü sadece kendi annesinden, ailesinden aldığı destekle büyümemişti ama kendi gücünü bulmakta da hiç zorlanmamıştı.
Mesele bir aileyi yanından ayırmamak değildi çünkü;
Nerede olursan ol kendi aileni kurabilmekti mesele...


Not: Kızlar gecemizde(!) Ada'ya parti yaptık, birlikte dans ettik, oyunlar oynadık, hatta karete bile yaptık! 
Son aşamada Ada'nın doğum gününü kutladık (tarih falan denk gelmedi, hazır birlikteyken bir atraksiyon daha yapalım dedik).
Çocuğun üzerine gitme bir yavaş di mi? Bizde yok öyle olay...
Yavrum en son ''Yılbaşı ağacı kuralım'' demeye başladı. Kıyamam.






17 Eylül 2012 Pazartesi

Para...Para...Para...


Evlendikten sonra ilişkide oluşabilecek en yıkıcı, kavga çıkarılmaya en yatkın, en problemli konu bana kalırsa 'PARA!'.
Evet yanlış duymadınız!  
Tamamen maddiyat içerikli, hiç bir duygusal boyutu olmayan bu konu evlendikten sonra hayatınız ortasına bir bomba etkisiyle düşüyor. Öyle odayı dağınık bırakmışsın, yemeğini bitirdikten sonra tabağını bulaşık makinasına koymamışsın konularıyla çıkan tartışmaların etkisi, para konusunun yanında solda sıfır kalıyor.
Bu para bizi çıkarken neden bu kadar sarsmıyor da evlendikten sonra bu kadar konuşulan bir konu haline geliyor, gelin anlatayım...
Hayatta en fazla parayı en düşünmeden harcadığınız zaman kesinlikle düğün hazırlık dönemi! Daha önceden vitrinde yıllarca izlediğiniz ve fiyatı üç yüz lira olduğu için kesinlikle almadığınız o ayakkabı var ya? Heh! O ayakkabının parası düğün hazırlık döneminizde kolaylıkla gözden çıkarılacak bir miktara dönüşüyor gözünüzde. İki yüz üç yüz lira lafı bile edilmeyecek bir para haline geliyor. Zaten artık parayı rakamlarla değil, düğün masasını süsleyecek suplanızın güzelliğiyle, elinizde tutacağınız bukette kullanılan çiçek cinsiyle, gelin makyajınızı yapan ellerin kıymetiyle ölçer bir hale geliyorsunuz. Tabii bu parayı harcamak insanı sarhoş etmeye de başlıyor. Şunu da yapalım, aman bu da eksik kalmasın derken ufak bir Paris Hilton kıvamında yaşamaya başlıyorsunuz! Her düğün böyle değildir, her gelin bu kadar detaylı düşünmez de demeyin! Herkes kendi bütçesi dahilinde bir sınırın dışına çıkıyor sonuçta. Çırağan da düğün yapanı da bütçeyi yüzde bilmem ne kadar zorluyor, sadece nikah yapanı da...
Ev bulma, evin içine eşyalar alma döneminde de aynı durumlar yaşanıyor. Tüm çiftler yapabileceklerinin en güzelini istiyor, oradan bulup buradan buluşturarak bu süreci de hallediyorlar bir şekilde. Evliliğin 'e' sini düşünmediğimiz, dolayısıyla bir evin mobilyasının ne kadar olduğundan bihaber olduğumuz günlerde 'OHA!' diyebileceğimiz eşya fiyatları ''Aman canım bir kere evleneceğim, en güzeli olsun!'' tepkisine sürüklüyor bizleri.
Bu 'bir kere'ler de son bulmuyor bir türlü. Bir kere giyilecek gelinlik, bir kere çıkılacak balayı, balayına giderken bir kere alınacak uçak biletleri... Liste oldukça uzun yani.
Tabii bir süre sonra bu Sinderella masalı sona eriyor ve kocanızın kolunda tıpış tıpış evinize dönüyorsunuz.
İşte benim anlatacağım kül kedisi hikayesi de bundan sonra başlıyor.
Anneler dolapları çoktan doldurmuş olsa da orası artık yaşanılan bir ev ve insanların size yaptıkları ciciliklerin ömrünün tükenmesine sadece bir kaç gün olduğunu biliyorsunuz. Dolayısıyla hayatınızı devam ettirmek için ihtiyaç duyacağınız her şeyi dolabınıza doldurmak için balayı sonrası bir market ziyaretiniz oluyor hemen. Yağdı, undu, süttü, makarnaydı, pirinçti derken bir değil iki arabalık alışveriş yapıyorsunuz. Kasaya gittiğinizde kasiyerin yarı somurtkan ifadesiyle söylediği miktar dudağınızı uçuklatıyor ama buna da ''İlk defa...'' diyorsunuz.
Artık ''Bir kere...''lerden ''İlk defa...''lara geçmiş bir çift olarak ta ilk bir iki ay çok umursamıyorsunuz bu durumu.
İlk defa kira ödüyoruz...
İlk defa aidat geldi...
İlk misafirlerimiz...
Evimizde ilk romantik yemeğimiz...
Evlendikten sonra dışarıdaki ilk romantik yemeğimiz...
İlk alışverişimiz...
Bu bir iki aylık sürecin sonu geldiğinde ve siz artık ''Nolcak yaaa millet nasıl geçinemiyor? Biz para arttırır onları da dans ederken bir birimiz alnına yapıştırırız!'' modundan çıkıp ''Böyle planlamamıştık lan bir sıkıntı var!'' noktasına geçiş yapıyorsunuz.
İşte bu geçiş çok sancılı ve çok 'sakat'. Bu noktada harcamalar için bir birinizi suçlamaya başlarsanız ''Para için ilk kavgalarımız...''konseptine de hazır olmanız gerekiyor.
Şu anda çok düşülmeyecek gibi görünen bu tuzak aslında her beş gençten dördünün hayatında yaşanıyor bana kalırsa.
Sadece bir taraf çalıştığı takdirde bu sürecin çok daha sancılı olacağına eminim. Eğer iki taraf ta çalışıyorsa o zaman taraflar eşit oluyor ve dolayısıyla suçlamalar sonrasında 'Çok alındım' oranı da azalıyor. Ancak yine de bu kavgaların yaşanmasına da engel olmuyor .
''Şu elektriği tasarruflu kullanalım lütfen...'' derken 'biz' cümlesinin altındaki 'sen'i anlamanın bir kadın için zor olmadığı gibi, ''Arabamızın boyası da gayet iyiydi, sen biraz çabuk davrandın bence arabayı yeniden boyatarak'' derken 'arabana yaptığın masraf ta maşallah' lafını anlamak ea bir erkek için zor olmuyor.
''Ne çok ayakkabın varmış. Ne güzel ne güzel...Yeni bir tane aldığına göre bunları giymeyeceksin sanırım artık?''
''Uzaktan kumandalı oyuncak mı aldın? Kendine mi aldın? Ben de komşunun oğluna sanmıştım hehe..''
''Senin geçen sene bir dolu kışlık elbisen vardı, onları yeni almamış mıydın sen?''
''Playstation için band hero mu aldın? Ayol evde iki kişi değil miydik biz? Arkadaşların gelir oynarız tabii,  kırk yılda bir..''

Aslında baktığınızda iki tarafta da çok büyük suçlar aramamak gerek bu süreçte. Baba evinin rahatlığı dolayısıyla kendi kazandığının cebinde kalmasına alışmış bir kadından ve cebindeki parayı hayati ihtiyaçlardan ziyade sevdiği kadını mutlu etmek, onunla kaliteli zaman geçirmek için harcayan bir adamdan bahsediyoruz sonuçta. E bir de düğün hazırlık döneminde aylarca tedirgin ama fazla para harcamaya alışmış ikisi de. Bu eşekten düşmüş hissini yaşamayı onlara fazla görmemek gerek yani.
Verdiğim örneklerden elbette anladınız, ben de bu sevimsiz 'para'konusunu evliliğimin için de ufak kavgalarla yaşayan o insanlardanım. Biz de beş çiftten biri olmayı başaramadık bu konuda. Gerçi bizim tatsızlığımız ay sonunda eksilere düştüğümüz için değil, tedbiri seven insanlar olarak kenara para atamadığımız için ortaya çıkıyor.İkimiz de geriliyoruz bazen, ikimiz de diğer tarafı fazla harcamaları için suçlamak istiyoruz.
Böyle zamanlarda ,kocama çok kızdığımda, evlilik yıl dönümünde yaptığı tatlı jest geliyor aklıma..
''Murat bu ay dikkat edelim demiştik çok büyük bir kutlama oldu bu.'' dedim suçlu suçlu...
Tatlı tatlı süzdü beni ve ''Bir kere ilk evlenme yıl dönümü olur insanın.'' dedi.
O anda Murat'a hayran hayran bakarken anladım paranın bir gün bitebileceğini bizim ilk ve teklerimizinse asla bitmeyeceğini...

İlk ve teklerinizi hep coşkuyla yaşamanız dileğiyle...

Not: Bu ay kredi kartı borcumu Murat'a açıklamadan hemen önce bu tatlı, sevgi dolu, masum yazıyı ona okumam şart!

14 Eylül 2012 Cuma

Sesim geliyoooo muuuu?


Geçtiğimiz hafta aylardır beklediğim tatili sonunda yaptım! Ruhen dinlenmiş, bedenense eğlence yorgunu olarak döndüm. Normal tatil seyri dışında kendi kendime bir hobi edinip bol bol  gözlemledim bu tatilde. Hatta sadece gözlemlemeyip ''Mefaret hanım şu gençlere de bak...'' havasında kafasını suya sokmayan yarı tombik teyze modunda Murat'la dedikodu yapa yapa dolandım tüm havuzu.
Gözlemlediğim onca insan tipi arasındaki en önemli kısmı çiftler oluşturdu. Onları irdeleyip, davranışlarını analiz ederken bir şeyin beni rahatsız ettiğini de hemen fark ettim.
Bir biriyle iletişimde olmayan çiftler her yerdeydi bu tatilde!

Rakı içen erkek, tabağındaki yemeğiyle oynayan kız: Türk çiftler arasında en yaygın durum! Hatta balayı çiftleri arasında! Önüne rakısını ve meyvesini almış bir erkek, karşısında bitiremeyeceği kadar yiyeceği tabağına doldurmuş ve o yemeği çatalının ucuyla dürtükleyip duran bir kız. Adam rakıyı içiyor ama suratında öyle keyif hali falan yok. ''Bu senin karakterin haaa ona göre davran.'' demişler sanki de zorla dayamışlar adama rakıyı, ''Rakı sofrasının en güzel mezesi muhabbettir'' sözünü de söylemeyi unutmuşlar bunu yaparken. Adam utanmasa karşısında süslenmiş püslenmiş oturan kızı yollayacak, sabaha kadar içip kıkırdayacak erkek arkadaşlarıyla... Kız desen sümsük ötesi. En kötü sen de al eline bir kadeh eşlik ediyor gibi takıl ölür müsün? Yoook! Onun olayı zayıf imajıyla ''Yemeğimi de yiyemedim.'' demek sonunda.
Öyle uzaktan falan da gözlemlemedim bu durumu, abarttın demeyin yani. Yan masamızda oturuyordu bu çift!Masadan kalkmadan tek bir muhabbetleri oldu, onda da adam ''Buranın da yemekleri güzel değil, bir nohut yemeği bile yok.!'' dedi. Kız boş boş bakarken ''Nohut nasıl pişiriliyor lan? Döneyim de annemden öğreniyim.'' diye düşünmüyorsa ben de evli barklı değilim.

Evli,Mutsuz(!),Çocuklu: Şimdiiii... En hassas durum olduğu için sizlerden herhangi bir küfür işitmeden anlatmaya çalışacağım bu iletişimsizlik olayını.
Tatilde bir dolu çift, yanlarında el kadar bebeler... Ne kadın bir şey anlıyor yediğinden, ne adam iki çift muhabbet edebiliyor. Varsa yoksa çocuk yemeğini yesin derdi yaşıyorlar. Biri yemeğini yerken diğeri hoppidi hop yapıyor çocuğa, sonra yemek sırası değişince diğer taraf bez derdine düşüyor. Bunu yaparken de o kadar otomatik davranıyorlar ki bir birleriyle iletişim bile kurmuyorlar. ''Hayatım biraz da sen alır mısın bebeği?'' falan yok yani... Kadın adama fırlatıyor çocuğu birazdan adam puseti ufak bir ayak itişiyle kadına yolluyor.
Sevgili anneler babalar, ''Sen de yaşa görürsün!''diye bana hemen kızmayın öyle! Başıma gelmeyen bir durum tabi ki bu, bir anne falan değilim henüz. Bu yüzden  büyük konuşmayı gerçekten istemiyorum; ancak kendimi de tutamıyorum!
Durumun müsaitse o çocuğu almadan gitmelisin tatile! Bir beş gün ayrı kalıp aşkını tazelemelisin!
Çocuğu bırakacak kimse yok,zorunda kaldın veya çocuğunu yanından ayırmamak mı prensibin, o da tamam.  Ama o zaman bir iletişim kurmalısın yanındaki insanla...
 Çocuğuna şapur şupur eşine yarabbi şükür yapmamalısın.
Yaparsan ne mi olur? Biz yeni nesiller üremeye töbe deriz ve dünyanın sonu gelir. O derece önemlisiniz yani, benden söylemesi.

Fıstık Kızlar, Düdük Erkekler!: Bu da rus çiftler arasında en yaygın durum! ''Analar neler doğuruyor lan!'' şeklinde tepki vermeme sebep olan fıstık gibi rus kızlar gördüm tatilde.Süpriz olmadı tabii... Hatunlar akşam yemeğe çıkarken süslenip püsleniyorlar, saçı başı da açıp o kusursuz hallerine bürünüyorlar. Kadınlar böyleyken yanındaki adamlar daha giyimden ofsayt! Altına geçirmiş hacı terliklerini, saçlar havuzdan çıkmış gibi, surat bir meymenetsiz... Kız bir şeyler diyor bıcır bıcır adam cevap olarak küfrediyor sanki. Bir de bu kadınlar bu muameleye rağmen el bebek gül bebek davranıyorlar bu adamlara, hala da vazgeçmemişler konuşma, birlikte vakit geçirme çabalarından..Hamamda kocasının saçlarını şampuanlayan rus kadın gördüm yeminle! İnanın ayak yıkama olayından daha beterdi.
 Sonra bu kadınlar bizim adamları nasıl beğeniyor demeyin! En azından bizim adamlarda iki hoş sohbet olayı, ''Sen bir limansın ben de bir gemi...'' tadında özlü sözler var hala.. Bir de saçlarını şampuanlayan kadından hoşlanırlar, onu da unutmamak gerek.

Yaşlandık biz: Bir de bu çiftler var! Her ırk, her memleket, her tipten hem de... Bağıra bağıra ''Biz yaşlı bir çiftiz'' deseler daha iyi! Öyle bir davranıyorlar ki bir arada oldukları ortamda ''Artık seneler geçmiş yavrucuğum biz ne konuşalım ki?'' diyorlar sanki insanın yüzüne yüzüne. Ama arkadaşları falan yanlarına geldiklerinde tanıyamazsınız adamları! Volume son noktada, kahkaha krizleri... Arkadaşlar yoksa, 'konuşmak zorunda' kalacakları için içkiler önlerinde barmenin suratına bakıyorlar bön bön... Barmen olsam paranoya yapardım yeminle . Ne baksın elin yetmiş yaşındaki karı kocası dik dik suratıma hostel filmi misali şeyler düşünürdüm kesin... Tüylerim diken diken şu an!

Ben şimdi size bunları neden anlattım?
Amacım ''Biz süper bir çiftiz, sürekli konuşuyoruz birlikte manyak eğleniyoruzzzz!'' demek değil.
Ben size bunları anlattım çünkü bazen yaşamın akışı içerisinde dışarıdan nasıl göründüğümüzün farkına varamıyoruz! O anda eşimizle, sevgilimizle iletişimde olmamak bizi yaralamıyor; ancak bu belki de henüz ortaya çıkmış ,taze olan, bu problemin seneler sonra bizde derin yaralar bırakmayacağı anlamına da gelmiyor! Zaten bu sebeple herhangi bir kişi ''Sizin aranız mı kötü?'' diye sorduğunda veya ilişkimizle ilgili bir yorum yaptığında hemen savunmaya geçiyor, kendi kendimize kalınca da ''Cidden öyle miyiz yoksa?'' diye düşünmeye başlıyoruz...
Ben bu gözlemlerimi sadece size yazmakla yetinmedim,   gözlemledikten hemen sonra döndüm bir baktım kendi ilişkime. Hatta belki farkında olmadan artı  bir çaba da gösterdim iletişimi hiç kesmemek için. Bir sarılacaksam iki sarıldım, kitabımı bir saat okuyacaksam yirmi dakika okudum...
Bazen bunu yapmak gerek belki de...
Sonra kalabalıklar içerisinde yapayanlız kalırız animallah...

Günün duası:
''Ay şuradaki kız ne hoş!'' dediğimde kafayı çevirip hangi kızdan bahsettiğimi sormadan ''Pembe bikinili olan mı?'' diye soran kocam: Pembe mayolar giyen gaylerin bakışları üzerinden ayrılmasın! Amin.

11 Eylül 2012 Salı

Destek Koca...Köstek Koca...


Blog yazmaya başladığımdan beri çevreden güzel tepkiler alıyorum. Cesaretlendirici mesajlar, beni yönlendiren fikir paylaşımları... Bunlar beni çok mutlu ediyor. Her gün yeni bir arkadaşımın daha yazılarımın takip ettiğini öğreniyorum. Tüm bu güzelliklerin yanında ''Yazılarımı takip et'' diye yalvardığım ve bariz şekilde ''Hayır'' yanıtı aldığım bir kişi var.
O kişi benim kocam!
Geçtiğimiz sene bir kitap yazmaya başladım. Evlilik öncesini, düğün hazırlıklarını anlattığım kitabın her bir bölümü bittiğinde akşam aldım Murat'ı karşıma okudum durdum. Aralarda güldü, aralarda eleştirdi, hatta eski erkek arkadaşımı anlattığım bölüme bile tepki göstermedi!
 ''Yazıyorsan bunu da yazacaksın elbette.'' diyip noktayı koydu. Destek veren bu koca imajından oldukça etkilendim.
Ancak kitap iyice şekillenmeye başladıktan sonra da eski ilgisini kaybetti. Okumak istediğim bölümleri dinlememek için bir şekilde geçiştirdi beni, ben de mücadele etmedim çok fazla.
Aynı umursamaz tavrı beni heyecanlandıran bloguma karşı da gösterdiği bu günlerde bu konuyu oldukça fazla düşünür oldum.
Bir kaç hafta önce bahçede oturup keyifli keyifli yemeğimizi yerken heyecanlı şekilde ''Bugün şu hikayemi şu kadar kişi okumuş'' diye anlatıyordum.
 ''Bak bunlar yorumlar.''
Önce bir durdu sonra baktı yüzüme ''Yorum yapanlar arkadaşların seni desteklemek için yazıyor olmasınlar bir tek?'' dedi.
Al suratına geçir tabağı diyeceğim çok şiddetli olacak o yüzden sıkıştır yanağını diyerek atlatıyorum bu muhabbeti.
Sonraki gün ''Sen niye böyle bir şey açmıştın bu arada?'' diye sordu durup dururken.
''Böyle bir şey dediğinin adı BLOG, ona da yazan senin EŞİN!'' demedim onun yerine suratımı düşürdüm.
Attığım triplerin anlaşılmamasından sonra taktik değişikliğine gitmem gerektiğini anladım ve mücadele etmeye karar verdim Murat'la!
 ''Ben sana bu olayı neden yaptığımı anlatacağım sen de dinleyeceksin. Her gün yazdığım yazıları da okuyacağım onları da dinleyeceksin.'' deyip kendisini okuma zahmetinden de kurtarmayı hedefledim. Başladım yazılarımdan sonuncusunu okumaya... Daha ikinci cümlede bahçenin kenarında otları kemiren Alex'i gördü Murat ''Yapma. Höyt. Heyt.'' dedi. Bu sefer tabak falan değil koca tencereyi fırlatasım geldi buna da burnunu sıkmak diyelim biz.. Bıraktım elimdeki telefonu sessiz bir şekilde  ''Ne halin varsa...'' dedim. Hemen abartan, yüz asan taraf oldum tabii... Ulan dedim inat mı inat yüzümü de asmayacağım bu sefer, kelime kelime okuyacağım bu adam da dinleyecek beni! Tekrar açtım yazımı okumaya başladım. Arada bir iki sefer güldü, bir kere daha Alex'i azarladı, azarlarken de yazdığım yazının sonunu anlamadı.
Beni bu sırada fena düşünceler çevreledi.
Başarılı bir iş yapıyorum ve Murat desteklemiyor hisleriyle donandım bir anda. ''Başarımdan mı ürktün sen ya?'' dedim. Epey bir güldü bu soruma. Onun gülmesi beni iyice sinirlendirdi tabii..
İçimde büyüyen canavarı susturmam gerektiğini anlayıp canavardan hızlı davrandım neyse ki ve geceyi akışına bırakmaya karar verdim.
Konular değişti, benim hıncım ve hırsım geçti.
Sonra alakasız bir anda ''Röportaj falan olayı bana göre değil ha, öyle TV falan istemem. Ünlü münlü olursun...'' dedi adam. Güleyim mi ağlayayım mı ne tepki vereyim bilemedim. Hemen arkasından da ''Bir gün yazacak bir şey bulamadığında moralin çok bozulur senin, sen öyle şeylere gelemezsin üzülürsün.'' diye de tamamladı sözlerini.
O anda burnunu ve yanağını cidden sıkasım geldi işte! Bu sefer o vahşi tarafla değil ama uysal kedi gibi pati pati...
Kocamın başarımdan değil, başarısız olup üzülme ihtimalimden korkuyor olması onun bana verdiği değeri bir kere daha anlamamı sağladı.
Bu arada bu adam bir kaç ay önce yazdığım kitabı bitirdiğimde de ''Şimdi çıkacak D&R'larda, çok satmayacak üzüleceksin.'' demişti...

Not: Bir gün ünlü olursam kesinlikle TV'ye çıkarım, deli röportaj veririm, kocaman kahkahalar falan atarım.
Ünlü olmuşum bir kere kim dinler Murat'ı?