30 Ekim 2012 Salı

Bekarlığa Veda Etmeden Önce...


Yeni edindiğim erken uyuma alışkanlığımın bana bol rüya olarak geri dönüş yaptığı bu günlerde konsepti farklı ama her biri birinden ilginç rüyalar görür oldum.
Sanki bu sene yeterince düğün ve türevindeki eğlenceleri yaşanmamış gibi dün gece rüyamda bekarlığa veda partisindeydim. Gelinin kim olduğunu göremedim kızlar kusura bakmayın.
Bir eğlendim bir eğlendim anlatılmaz yaşanır!
Sabah kalktığımda bu anlatılmaz yaşanır olayı aslında defalarca yaşadığımı ancak daha önce hiç anlatmadığımı farkettim. Bekarlığa Veda kavramını biraz daha kurcalamak ve ortaya neler çıkacağını görmek istedim haliyle...
Öyle bu seneki partilerde neler yaptık onu falan anlatmak niyetinde de değilim. Zira bütün bekarlığa veda partileri benzer bir çizgide ilerler. Bol bol eğlenirsin, erkek poposu izlersin -umutlanmayın genellikle gay erkek poposu- ,açık saçık konuşursun, sarhoş olur dönersin.
Tek bir cümleyle anlatılabilen bekarlığa veda partisi dışında, bekarlığa veda etmeden en az bir kaç ay önceden üzerinde çalışılması gereken detaylar geldi aklıma.
Bekarlığa veda etmeden yapılması gereken beş maddeyi okumadan geçmeyin derim:

1.Eskilerle vedalaş: Evlilik tarihi alındığından itibaren eskilerle vedalaşmak için süreç başlamıştır! Bunu eski eşyalar olarak düşünebilirsiniz; ancak ondan önce ilk sırada önem taşıyan bence eski 'kişi'ler kavramı.
Hayatta çoğu kişinin en azından benim tanıdığım evleneceği kişinin sevmediği bir arkadaşı, eski yavuklusu, çakma kankası vardır. Zaman zaman konuşulan bu insanları başta ilişkiye zarar vermeyecek gibi görebilirsin. Ancak evlendikten sonra ortaya bir gerçek çıkacak: artık telefonun eşinin yanında çalacak, tanıdıklar bir bir ''Geleyim mi ben size?'' diye sormaya başlayacak.
İşte bu noktada istenmeyen bu insan sebebiyle gerim gerim gerileceksin!
İşin kötüsü hem eşine karşı gerileceksin hem de o kişiye karşı. Bu aşamada da ne yapacağını düşünmeye başlayacaksın.
İşte sana diyorum ki bu aşamaya gelmeden önce şuna karar ver: Eşim tarafından istenmeyen kişi aslında benim için de 'varlığı yokluğu bir'lerden biri mi?
Eğer cevabın 'Evet'se bu kişiyi alıp evliliğinin ortasına taşımaya hiiiiç gerek yok.
Senede bir sefer yapılan görüşmenin ardından ''Ulan bu salak da kocamın dediği kadar var yine dan dun konuştu'' diye düşünmeninse hiç alemi yok.
''Ne o ya? Ben özgürlüğümü mü kısıtlayacağım eşim için?'' diyeniniz varsa, onun da bir gün telefonu çalıp istenmeyen abuk arkadaşı aradığında yaşayacağın duyguyu bir haber verirsin bana.
Etini çimdirmek isterkerken eşinin özgürlüğüne saygı göstermeyi unutma!


Eski eşyalar: Eski eşyalar konsepti de bence insanlar kadar önemli. Neden bilmem özellikle hemcinslerimin ,ben de aynı bokum kızlar paniğe gerek yok, odalarında biriken çer çöp cidden korkulacak bir durumda. Hatta biliyorsunuz o biriktirdiğimiz eşyalar psikolojik bir hastalığın da habercisi. Evlenmeden önce bu eşyalardan azar azar kurtulmakta fayda var.
''Ah o ayıcığı çok severim ben yiahhhh! Hayatta vermem!'' diyorsan, yeni evinde o ayıcığı nereye koyacağını da şimdiden planlasan iyi olur.
Konsol üzerinde ayıcıklı bir ev gördün mü sen?
Yatak odasında zevzek çocuk odası bibloları?
Sen ilk ve tek olursun.
Hı hı olursun...

2.En yakın arkadaşınla çılgın bir tatil geçir: Bunu yapmak hiç de fantazi bir olay değil. Abartmış deme benim için, gayet  ayaklarım yere basıyor çünkü. Şimdi düşün senede kaç gün iznin var. Evlendikten sonra o izni eşinle mi kullanacaksın arkadaşınla mı? Hadi şanslıysan kocan arkadaşın hep birlikte mis gibi tatil yaparsınız. Ama siz karı koca bir birinize göre tarih ayarlarken arkadaşının da kendini sana uydurmasını bekleme.
O yüzden henüz bir evlilik durumun olmadığına göre git ve yap o tatili!
Nasıl mutlu olacaksın bilemezsin!
Yatıp kalkıp bana dua edeceksin.
Ben bu tatili İngiltere'de en yakın arkadaşımla yaptım. Onun detaylarını da bilare anlatırım ağzından sular aka aka dinlersin.

3.Anneni Dinle: ''Aman anneee..'' diye kurduğun cümleler var ya. Eğer evlilik hazırlığındaysan acilen kurtul o cümlelerden! Hatta tam aksine kulaklarını açık tut. Annenin söylediği her cümleyi havada kapmaya çalış. Şimdi dinlemediğin o detaylar için küçük köpek yavrusu gibi arayacaksın anneni.
''Anne ya sen saklama kabı demiştin ya. Ben neden almadım onu? böhüüüüüüüüüüüüüüüü'' diye hüngür hüngür ağlayacaksın.
Bırak bazen fazla biliyormuş gibi davransın annen.
Neden bırak diyorum biliyor musun?
ÇÜNKÜ ANNEN GERÇEKTEN DE FAZLA BİLİYOR!

4.Kayınvalidenden tavsiye al: ''Evleneceğim adamı en iyi ben tanırım.'' Nah sen tanırsın!
Evleneceğin adamı her yönüyle tanıyan tek kişi varsa o da kayınvaliden!
İstediğini düşün bu dediğimle ilgili ama ben sana açık açık reçeteyi veriyorum.
O kadın senin evleneceğin adamı büyütmüş, büyütürken de bir dolu huyunu düzeltmiş, bir dolusunu da düzeltememiş yarım kalmış adam.
Gelip ''Benim şu özelliğim de azıcık kötüdür.'' diye açık açık itirafta bulunmaz sana. Kayınvalidenle aran iyiyse, tavsiye almaya hevesliysen müstakbel kocandan alamadığın her şey ondan patır patır dökülür. Hem de iyi tarafı sorunlar çözümleriyle birlikte gelir eline. O da oğlunun mutlu olmasını ister çünkü.
''Acıkınca agresifleşir ortalığı yıkar.'' yerine
''Yemek hazır değilse iki lokma ekmek yesin düzelir.'' der. O iki lokma evliliğin ruhunu kurtarır söyleyeyim.

5. Müstakbel eşini günlük hayat dışında bir yerlerde daha tanımaya çalış: ''Biz evlenmeden önce prensip olarak tatile gitmiyoruz''
''Prensip olarak birlikte kalmıyoruz.''
''Prensip olarak bir birimizin eli dışında hiç bir yerine dokunmuyoruz!''
 İyi bok yiyorsunuz!
O adamla evlendiğinde 7/24 aynı evi paylaşacağının farkındasın değil mi? O zaman prensipten dolayı yapmadığın her şeyin karşına beklentin dışında bir 'sürpriz' olarak çıkabileceğinin de farkına var derim!
Birlikte tatile çıkmayı reddettiğin için göremediğin tuvaleti kullanma şeklini evlendikten sonra, ''Çüş beeee!'' olarak karşılarsan artık çok geçtir benden söylemesi.
Aynı yatağı paylaşmadığın için gece uyurken uyanıp seni boğmaya kalkma gibi bir ruh haline sahip mi onu da bilmiyorsun tabii.. Tüylerim diken diken oldu bak!
Eli dışında hiç bir yere dokunmadığın için karşılaşabileceğin diğer sürprizlereyse, değinmiyorum bile...

Biraz sert davrandım, kusura bakma... Ama testi kırılmadan seni uyarmak da benim görevim oldu bugün.
''Üstüne vazife olmayan işlere karışmak.'' diye bir deyim vardı değil mi?
Nereden aklıma geldiyse...

 Öperim hepinizi.
Hem de kocamanından!

12 Ekim 2012 Cuma

Kadının Fendi Kadını Yendi!


Bir kaç gün önce evde sakin sakin oturuyorduk. Murat televizyonda maça bakıyor ben de yanında kitap okuyordum. Aklına nereden esti, televizyonda ne gördü bilmiyorum ama ''Bu dünyada sadece kadınlar olsaydı dünya çok daha temiz, çok daha yaşanılası bir yer olurdu.'' dedi.
Kafamı kaldırıp baktım sadece sonra kitabıma gömüldüm tekrar.
Böyle bir yoruma karşılık normal şartlarda ''Evet aynen öyle değil mi? Süperiz biz! Oha lan keşke biz olsaydık sadece dünyada! Bir sürü ayakkabıcı olurdu bir de biz olurduk. Ele ele kol kola şarkılar söylerdik. Kafayı bulur, bir birimizi ne kadar sevdiğimizi söylerdik. Oleeey!'' diye karşılık vermem gerekirdi. Halbuki bu sefer sadece kitabıma değil de derin bir sessizliğe de gömüldüm ben.
Kendi sessizliğimi umursamadım en başta.
Neden sonra anladım ki ben Murat'ın kurduğu bu cümleye katılmıyordum artık.
Evet ben artık kadınlardan korkar olmuşum!
Her gün bir dolu haber duyuyoruz midemizi kaldıran, kadına yapılan türlü haksızlığa şahit oluyoruz. Kimi zaman sadece üçüncü sayfa haberlerinde kalıyor bu konular, kimi zamansa bilinen bir köşe yazarımız konuya el atıyor da toplum şöyle ufacık da olsa hareketleniyor.
Genellememek gerekiyor farkındayım ama kadının uğradığı türlü tacizin, kendini bilmem kaçıncı sınıf hissetmesinin sebebi çoğunlukla haddini bilmez bir erkek!  Sadece bu toplumda da değil bir çok toplumda, farklı bir çok kültürde hayatın kangrenli bir parçası haline gelmiş bir olgu bu durum. İnsanı tiksindiren, zaman zaman hiç bir suçu olmayan erkeklere karşı bile öfke beslememize sebep olan bir durum hem de...
Ama bir durum daha var ki, bu durumu daha yeni yeni hissediyorum ben. Yeni türediğine inanmıyorum; zira geçmişe dönüp baktığımda ufak fokurtular buluyorum ama yine de bugünkü kadar şiddetli değil o fokurtular.
O durum: KADININ KADINA ZARARI işte...
Kadınlar gün geçtikçe hemcinsinin yaşadığı bir çok şeye karşı daha fazla sessiz kalmıyor mu sizce de?
Peki sessizlik kavramını geçtim kadın her gün daha fazla 'bahaneci' bir hale gelmiyor muyuz?
Nasıl mı?
Anlatayım...
Bir süredir internette normalde hayatta uğramayacağım bir forumu takip ediyorum. Bir kere tesadüfen girdiğim bu forumda kendimden o kadar farklı insanlar gördüm ki tıpkı bir deney üzerinde çalışırmış gibi titizlikle gözlemlemeye başladım. İnternet sitesinin ismini vermeyeceğim ancak kadınların bir biriyle dertleştikleri bir site diyebilirim.
Neyse...
Burada bir sıkıntısını anlatmış otuzlu yaşlarında bir kadın. Kendisi bir çocuk annesi, çocuğu da henüz üç yaşında. Kocası akşamları eve gelmiyor, türlü bahanelerle arkadaşlarıyla vakit geçiriyor, olur da eve gelirse de kavga çıkaracak bir bahane arıyor adam.. Yakıyor yıkıyor... Evde huzur falan kalmamış yani. Kadın da bilinçli bir tip belli bu durumu kurtarmak istiyor. Bir yandan da karakterinin cahil tarafıyla 'Benim adam karıya kıza mı gidiyor?' diye de düşünüyor.
Psikolojik taciz altında anlayacağınız...
Hemen yorumlar gelmiş tabii derdini paylaşan kadının yazısına...
Adamın eve gelmeme bahanesini(!) arıyor bütün kadınlar beş koldan.
''Sen de kocana daha içten davran, adam soğumuştur belki senden.'' diyorlar.
Sonra adamın kavga çıkarmasına kulp buluyorlar. ''Sen de sinirlisin asıl sen kavga çıkarıyorsundur fark etmiyorsundur bile.'' diyorlar.
En sonunda da konuyu acaip bir uca taşıyıp adamın kadını aldatmasının bahanesini geliştiriyorlar birlikte, sorunu yine kadında buluyorlar. Üstüne ''Kocanın dönüp dolaşıp geleceği yer senin yanın olsun sen ona duacı ol!'' diyorlar.
''Öyle tek gecelik kadınla kaçıp gidecek değil ya, dua et uzun vadeli bir ilişki falan yok...''
Şimdiiii...
Kadının sadece kadınla diyalogda olduğu bir platformda bile bunlar konuşuluyorsa ben sadece hemcinslerimin olduğu bir dünyanın daha temiz  daha iyi bir dünya olacağına nasıl inanayım söyler misiniz?
Tecavüz vakalarında tecavüzcüden önce mağduru sıkıştıran, evlilik dışı bir hamileliğe tanık olduğunda dokuz ay bunun dedikodusunu yapan hemcinsimle pipisiz bir dünyada kaldığımda huzur ve mutluluğu bulacağımı kim nereden çıkardı?
Daha da kötüsü bunu aslında hepimiz yapmıyor muyuz?
Çevremizdeki küçücük olayları değerlendirirken, konunun iç  yüzünü bilmeden konuşmuyor muyuz?
''Dedikodu yapmak için demiyorum ama....'' dediğimiz bir çok cümle kurmuyor muyuz?
Bu cümleleri kurarken insanların hayatını biliyor muyuz?
Elinizi vicdanınıza koyun! Biz çok mu dürüstüz?

Bu kadar öfke nereden geldi merak etmiş olabilirsiniz.

Aslında bu öfke bir süredir içten içe birikiyor işte...
Kürtaj yasası, türban tartışmaları, küçük yaştaki evlilikler ve benzer bir çok konu aslında sadece benim değil hepimizin dolmasına sebep oluyor.
Birikirken, dolarken, öfkelenirken bu siniri yansıtacağımız yeri doğru seçemiyoruz işte, sorun da burada başlıyor...
Sorunun kökenine giderken kızmamız gereken ilk yerin karşımızdaki ayna olduğunu anladığımız noktada başlayacak düzelmeler.
Öncelikle kendimizi düzeltmemiz gerektiğini anladığımızda, kafası kesilen bir kızın kafasının kesilme sebebinin altında bir bahane aramayan bireyler olduğumuzda, tecavüze uğrayan on beş yaşındaki bir çocuğun karnındaki bebe sevgilisinden mi diye düşünmediğimizde veya o bebek sevgilisindense de takmadığımızda başlayacağız sorumluluğumuzu gerçek anlamda yerine getirmeye.
İşte ancak o zaman pipisiz bir toplumda hep birlikte yaşamaya ''Evet'' derim ben.
Bir sürü ayakkabıcı olur bir de biz oluruz.
Ele ele kol kola şarkılar söyleriz.
Kafayı bulur, bir birimizi ne kadar sevdiğimizi söyleriz.
Oley!

Not: Evde her şey yolunda merak etmeyin. ''Bir forumda şöyle bir hikaye okudum...'' diyerek kendi hikayemi falan anlatmıyorum yani, dedikodumu yapmayın.

4 Ekim 2012 Perşembe

Kırmızı Ruj Lekesi...


Haftalar önce Pınar'la mesajlaşırken beni bir hayli sinirlendirdi. (Pınar'ı hatırladınız değil mi? Daha önceki yazılarımda geçen 'en yakın arkadaşım'.)
Bunu şok haber olarak vermemem lazım aslında, Pınar dönem dönem beni sinirlendirme konularında çok başarılıdır zaten. Ona sorsanız da benim de onu sinirlendirdiğim , hatta itiraf etsin gıcık ettiğim, zamanlar bir hayli fazladır. Şöyle anlık bir hırlarız bir birimize sonra sesleri düşürür, suratı asarız. Bu hırlamalarımız öyle yüzeysel konularla ilgili falan değildir. Daha doğrusu yüzeysel bir sebepten gibi görünse de alt yapısında derin sebepler olur. Bakış açısı farklılıkları, yaşanmışlıkların verdiği ön yargılar alevlendirir bizi. Bir noktada söneriz elbette de bir sonraki tartışmada harlanmak üzere közler kalır.
En son tartışma konumuz çocuk meselesiydi. Artık bu konunun ciddi ciddi gündemimde olduğunu anlayan Pınar ''Ne zorunuz var yiiiahhh?''diye bir tepki gösterdi bana . Ben de cevap vermek yerine önce morardım her zamanki gibi. Sonra baktı ki iş boka sarıyor ''Canımın canı...'' diyip toparladı da Londra'yı basıp ''Ne diyon lan sen?'' dedirtmedi.
Aslında bu olaya şaşırmamam gerekiyordu. Çok benzer bir olayı daha önce de yapmıştı bana. Konular farklıydı ama gelişimler aynı..
Aslında baktığınızda sonucu da aynıydı.

Hadi o olayı anlatıyım size:


2004 senesinde ÖSS'ye giriyorum.
Sınava girdiğim sırada hayatımda garip bir heyecan var. Yıllardır bana öğretilenlerden hayatımda yaşayacağım bu üç saatlik kısa sürecin geleceğimi belirleyecek en önemli adım olduğunu biliyorum. Sınav sonuçlarını babamın internet hızı yüksek şirketinde öğreniyor ve aynı şirkette babamla yaptığım üç saatlik konuşma sonucunda 'Sabancı Üniversitesi'nde hayatıma bir başlangıç vermeye karar veriyorum.
Üniversitenin ilk gününde hayat çok durgun.
Herkes tanımadık, herkes uzak..
Gözüm tanıdık bir sima arıyor.
Bulduğum simalar çoktan başka tanıdıklarını bulmuş durumda.
Tam o sırada kırmızı renkteki ruju ve saklamaya gerek duymadığı kilolarıyla bir kız yaklaşıyor bana ''Uğur dershanesine gittin değil mi?'' diyor.
Kaçık keyfim ve kimseyi tanımamanın verdiği huzursuz ifademle kızı tepeden tırnağa inceliyorum.
Yüzü tanıdık gelmiyor.
Tavırları da.
Uğur dershanesinin bahçesinin her hangi bir köşesinde canlandıramıyorum kırmızı rujlu bu kızı.
Heyecanlı olduğumu göstermeyen bir ses tonuyla ''Evet.'' diyorum.
''Tanışıyor muyuz yoksa?'' diye sormuyorum.
Aynı gün bir şifreyi çözermiş gibi incelemek zorunda kaldığım ders programımda yer alan bir dersle ilgili soru işaretleri düşüyor aklıma. Bu kadar kalabalık bir ortamda benimle aynı soru işaretlerini taşıyan ''Bir Allah'ın Kulu''nu arıyorum.
O kız geliyor karşıdan.
Beni Uğur dershanesinden tanıyan o kız.
Beni görmeden hızlı adımlarla devam ediyor yoluna. Onun da aklı karışık belli ki. Kendi kendine söyleniyor. Tam yanımdan geçerken duruyor. Hararetli bir şekilde baktığım programa ilişiyor onun da gözü.
''Bu olayı şikayet etmek gerek. Kimse bizi bilgilendirmiyor.'' diyerek bu sefer de benimle birlikte söyleniyor.
Şu anda nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde aynı masada buluyoruz bir anda kendimizi. Öğle yemeğimizi yiyoruz homurdanarak.
Konuşmaya başladığımız anda şaşkınlığımı gizlemekte zorlanıyorum. Sanki kendimle  yemeğe çıkmışım gibi geliyor. Hiç tanımadığım bu kızla olan benzer tavırlarımız beni dehşete düşürüyor.
Benim gibi konuşuyor bu kız.
Benim gibi gülüyor.
Benimle aynı soru işaretlerini taşıyor.
Kendime bile katlanmakta zorlandığım bu dönemde benim gibi birini görmek sinirimi bozuyor.
Haftalar ayları kovalıyor ve kırmızı rujlu kızla mükemmel bir arkadaşlığımız oluyor bizim.
Adı Pınar.
Farklı biri.
Hayata hem sevgiyle hem nefretle bakabilecek kadar karmaşık bir ruhu var. Ama bu ruhun karmaşık olduğunu bilecek kadar da güçlü bir mantığı var bu kızın. Bir yorum yapıyor bir anda hayatla ilgili ''Neden bu yorumu ben yapamadım?'' diye düşündürüyor. Sonra kendisiyle ilgili bir yorum yapıyor. ''Neden ben de kendimle ilgili böyle yorumlar yapacak kadar cesaretli değilim?'' diye sorgulamaya sürüklüyor insanı.
Tanımaya başlıyorum Pınar'ı.
Haftalar ayları kovalıyor ve bir gün Pınar benim en yakın arkadaşım oluyor.
Dört kişilik odamdan hızlı bir şekilde Pınar'ın kendine kurduğu tek kişilik dünyaya taşınıyorum. Yediğimiz içtiğimiz her şeyimiz aynı olmaya başlıyor. Birinin uykusu olup yatağına çıktığında diğeri bir saat önce uyanmış bile olsa arkadaşına bakıp uykuyu özlüyor.
Tabi ki aralarda zıtlaşmalar da başlıyor mükemmel giden ilişkimizde. Farklılıklarımızın benzerliklerimizden çok daha fazla olduğunu kısa bir sürede anlıyoruz. Farklı ders programlarının verdiği stres çerçeveliyor her yanımızı ve biri uykuya daldığında diğerinin sabahlaması gereken günleri de yaşıyoruz. O günlerde ikimiz de çekilmez iki karakter oluyoruz. Ders çalışmaktan sabahlayan kişi diğerinin uykusuna imreniyor. Uyuyansa imrenilen uykusunu paylaşmak istemiyor.
Bizim odada ikimizden biri hep sabahlıyor.
''İkimizden biri'' olan hikayelerimizin hepsinde aramızdaki farklılıklar dağ oluyor. Benzerliklerse gözle görülmeyecek kadar küçülüyor.
Bazı zamanlardaysa birlikte sabahlıyoruz biz. ''Birlikte'' olduğumuz hikayelerimizin hepsinde aramızdaki benzerlikler ürkütücü bir seviyeye ulaşıyor. Farklılıklar sadece karakterimizin kendimize has yönlerini şekillendiriyor.
'Bizim' gecelerimizde, birer kadeh koyuyoruz sofraya.
Sonra birer kadeh daha..
Sonsuzluğa giden bir sohbet oluyor her kadehimiz.
İçtikçe büyümüyoruz belki. Ama içtikçe küçülmüyoruz da.
Hayatın her yönünü konuşuyoruz birlikte. Geçmişimizi ve geçmişimizde yaşadığımız hayal kırklıklarından aldığımız dersleri anlatıyor, hala alamadığımız derslerin verdiği pişmanlıklara çözümler üretmeye çalışıyoruz.
Aslında Pınar 'pişmanlık' kavramını pek sevmiyor. Yaptığı en büyük hataları bile tekrar yapabileceğini söylüyor her konuşmamızda.
Bu hatalarla büyüyor biraz.
Bazen bu hatalarla eğleniyor.
Onu benden ayıran en büyük farklılığı da belki bu oluyor. Benim gibi her zaman 'doğru'yu yapmaya çalışan birine 'doğru' kavramının aslında var olmadığını hayatıyla gösteriyor Pınar.
Beni ondan ayıran en büyük farklılığınsa geleceğe bakışımız olduğunu kısa sürede çözüyoruz. Pınar evliliğe oldukça uzakta durmayı kendine amaç edinmiş durumda. Bu sebeple elinden geldiğince uzaktan bir seyirci gibi izliyor benim hayatımı. Murat'la birlikte kurmak için çabaladığım geleceği takdir ediyor ama benim kadar cesaretli olamayacağını da defalarca söylüyor.
Pınar bir gün Murat'la tanışıyor.
Çok seviyor Murat'ı.
Doğru bir yolda olduğum konusunda bana inanıyor.
Pınarla benzerliklerimizin tavan yaptığı içki sofralarından birinde bir gün  ''Evleneceğim ben Murat'la'' diyorum.
Pınar'ın zaten bildiği bir gerçeği tekrar sesli olarak dile getirmek komiğime gidiyor. Sarhoş muhabbeti gibi geliyor kurduğum cümle.
''Zamanını planladınız mı?'' diyor sanki evlenmek üzerine aldığım kararları bilmiyormuş gibi..
''Okul bittiğinde evleniriz herhalde.'' diyorum.
Dediğim cümle 'çıkma' kavramı kadar sakin vuruyor Pınar'ı, sevişmek kadar 'tutkulu', ayrılmak kadar 'olağandışı' bir hal alıyor onun bünyesinde.
''Neden?'' diyor.
Pınar'ı bir senedir tanımama ve aslında senelerdir tanıyor gibi hissetmeme rağmen bu soruyu anlamam olanaksız oluyor benim için. ''Bunun sebebi mi olur?'' diye soramıyorum.  Bunu soramadığımı ve soramayacağımı anladığım  noktada Pınar'a karşı bir savunma mekanizması geliştiriyor tüm benliğim.
'' Ne oldu?'' diye soruyorum ''Hoşuna gitmedi mi?''
Bir anda çok gergin bir rüzgar esmeye başlıyor ufacık odamızda. İkimizin de en sevdiği akşamlar olan 'şarap geceleri' mizi böyle bir konuyla öldürüyor oluşumuzu umursamıyorum.
Yüzüm ifadesiz, sorumun cevabını almak için Pınar'a bakıyorum.
Pınar onlarca neden  sıralamaya başlıyor tavrını açıklayıcı. Nedenlerini sıralamadan hemen önce kadehini masaya koyuyor. Her bir nedeni açıklamasının sonunda bir yudum daha alıyor içtiği şaraptan. Bizim ne kadar küçük olduğumuzdan bahsediyor önce. Bu kararı benim küçük yaşıma bağlıyor. ''Daha yapılacak çok şey var. Kaç yaşındayız ki? Senin ideallerin yok mu aklında? Önce bunları gerçekleştir. Biraz büyü evlenmeden önce.'' diyor
Sonra tamamen düşüncesinden vazgeçerek, ama vazgeçtiğini itiraf etmeyen bir şekilde, yaşımın çok üstünde olan muhakeme yeteneğimden bahsediyor.
''Sen böyle şeylerde mantıklı bir kızsın, artık çocuk da değiliz. Sonuçta git evlen tabi ki diyecek bir şeyim olabilir mi? Ama önce bir tart biç.'' diyor.
Pınar daha ben ağzımı açamadan cümlesine eklemeyi yapıyor
''Sen de farkındasın'' diyor.
''Evlenmek için çok erken.''
Kızarıyorum.
Bu 'erken' yorumuna susmakla kızmak arasında bir tepki vermeye çalışıyor tüm benliğim. Bir homurdanma çıkıyor derinden. ''Ağzımdan mı geldi bu ses, yoksa kalbim de mi konuşabiliyordu benim?'' diye düşünüyorum. Söylemek istediğim onlarca mantıklı laf yerine vurucu bir cümle söylemek ve Pınar'ı kızdırmak istiyorum.
''Farkında olmak..''
''Doğru diyorsun.'' diyorum Pınar'a.
''Evlenmek için doğru adamı bulduğumun farkındayım.''
Kızarıyor..
Sonra kızarmaktan morarmaya doğru bir hal alıyor yüzü.
''Sen bilirsin Sezin.'' diyor. ''Ben karar verecek değilim zaten senin adına. Ben sana kendi düşüncelerimi söyledim.''
Murat'ı bu kadar iyi tanıyan ve benim ne istediğimi benden iyi bilen bir insanın yaptığı yorumlarla yorulmaya başlıyor yüreğim. Kendi düşünceleri veya başkasının düşünceleri fark etmez, benimle paylaşmasını istemiyorum. Bu konuda yorum yapmasını da istemiyorum.
Yüzüm onun yüzü gibi morarmak istiyor.
En yakın  arkadaşımın yaptığı en uzak yorumu düşünüyorum o anda.
O en yakın arkadaş.. Kırmızı rujlu o kız..
''Bana, hislerime, yaşamıma, tercihlerime en yakın insan evlenme hayalime bu kadar uzak olabilir mi?'' diye düşünüyorum.
Düşündükçe susuyorum. Sustukça aslında bana en yakın olan bu insanla aramızda binlerce farklılık olduğu geliyor aklıma.
Pınar bir anda her şeyi bir kenara atıyor.
Ama hala telaşlı..
Ama hala kuşkucu..
Ama sesinin tonu yumuşamış bir derinlikte , ''Diyelim ki evlendiniz...'' diyor.
Pınarın yumuşak ses tonu bir anda tüm kızarıklıkları ve morlukları bir kenara itiyor. Yüzümüz eski rengini alıyor. Şarap kadehleri bitmeden dolmaya devam ediyor. Ve biz Pınar'la bir gecede bir düğün planlayan iki insan haline geliyoruz.
İki insan..
İki farklı karakter..
İki farklı bakış açısı..
İki farklı hayat beklentisi...

İki insan.
İki şarap kadehi.
İki şarapta da kırmızı ruj lekesi...




Not1: Bu olayın üzerinden kısacık bir süre geçti. Bu kısacık sürede o kadar çok şey değişti ki hayatımızda belki de ilk kez beklentilerimiz bu kadar kesiştiği bir dönem yaşıyoruz biz. Sonra anlatıyım onu da.
Behlül kaçar.


Not2: Aşağıdaki resim yurt zamanlarımızdan kalma...Şarap kadehlerinde kırmızı ruj lekesi arayanlar size sesleniyorum: Edebi bir cümleydi o! Benzetme yaptım! Normalde ruj lekesi falan yok!
Hala mı bakıyorsunuz?
Bi kapatın sayfayı gözünüzü seveyim...