4 Ekim 2012 Perşembe

Kırmızı Ruj Lekesi...


Haftalar önce Pınar'la mesajlaşırken beni bir hayli sinirlendirdi. (Pınar'ı hatırladınız değil mi? Daha önceki yazılarımda geçen 'en yakın arkadaşım'.)
Bunu şok haber olarak vermemem lazım aslında, Pınar dönem dönem beni sinirlendirme konularında çok başarılıdır zaten. Ona sorsanız da benim de onu sinirlendirdiğim , hatta itiraf etsin gıcık ettiğim, zamanlar bir hayli fazladır. Şöyle anlık bir hırlarız bir birimize sonra sesleri düşürür, suratı asarız. Bu hırlamalarımız öyle yüzeysel konularla ilgili falan değildir. Daha doğrusu yüzeysel bir sebepten gibi görünse de alt yapısında derin sebepler olur. Bakış açısı farklılıkları, yaşanmışlıkların verdiği ön yargılar alevlendirir bizi. Bir noktada söneriz elbette de bir sonraki tartışmada harlanmak üzere közler kalır.
En son tartışma konumuz çocuk meselesiydi. Artık bu konunun ciddi ciddi gündemimde olduğunu anlayan Pınar ''Ne zorunuz var yiiiahhh?''diye bir tepki gösterdi bana . Ben de cevap vermek yerine önce morardım her zamanki gibi. Sonra baktı ki iş boka sarıyor ''Canımın canı...'' diyip toparladı da Londra'yı basıp ''Ne diyon lan sen?'' dedirtmedi.
Aslında bu olaya şaşırmamam gerekiyordu. Çok benzer bir olayı daha önce de yapmıştı bana. Konular farklıydı ama gelişimler aynı..
Aslında baktığınızda sonucu da aynıydı.

Hadi o olayı anlatıyım size:


2004 senesinde ÖSS'ye giriyorum.
Sınava girdiğim sırada hayatımda garip bir heyecan var. Yıllardır bana öğretilenlerden hayatımda yaşayacağım bu üç saatlik kısa sürecin geleceğimi belirleyecek en önemli adım olduğunu biliyorum. Sınav sonuçlarını babamın internet hızı yüksek şirketinde öğreniyor ve aynı şirkette babamla yaptığım üç saatlik konuşma sonucunda 'Sabancı Üniversitesi'nde hayatıma bir başlangıç vermeye karar veriyorum.
Üniversitenin ilk gününde hayat çok durgun.
Herkes tanımadık, herkes uzak..
Gözüm tanıdık bir sima arıyor.
Bulduğum simalar çoktan başka tanıdıklarını bulmuş durumda.
Tam o sırada kırmızı renkteki ruju ve saklamaya gerek duymadığı kilolarıyla bir kız yaklaşıyor bana ''Uğur dershanesine gittin değil mi?'' diyor.
Kaçık keyfim ve kimseyi tanımamanın verdiği huzursuz ifademle kızı tepeden tırnağa inceliyorum.
Yüzü tanıdık gelmiyor.
Tavırları da.
Uğur dershanesinin bahçesinin her hangi bir köşesinde canlandıramıyorum kırmızı rujlu bu kızı.
Heyecanlı olduğumu göstermeyen bir ses tonuyla ''Evet.'' diyorum.
''Tanışıyor muyuz yoksa?'' diye sormuyorum.
Aynı gün bir şifreyi çözermiş gibi incelemek zorunda kaldığım ders programımda yer alan bir dersle ilgili soru işaretleri düşüyor aklıma. Bu kadar kalabalık bir ortamda benimle aynı soru işaretlerini taşıyan ''Bir Allah'ın Kulu''nu arıyorum.
O kız geliyor karşıdan.
Beni Uğur dershanesinden tanıyan o kız.
Beni görmeden hızlı adımlarla devam ediyor yoluna. Onun da aklı karışık belli ki. Kendi kendine söyleniyor. Tam yanımdan geçerken duruyor. Hararetli bir şekilde baktığım programa ilişiyor onun da gözü.
''Bu olayı şikayet etmek gerek. Kimse bizi bilgilendirmiyor.'' diyerek bu sefer de benimle birlikte söyleniyor.
Şu anda nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde aynı masada buluyoruz bir anda kendimizi. Öğle yemeğimizi yiyoruz homurdanarak.
Konuşmaya başladığımız anda şaşkınlığımı gizlemekte zorlanıyorum. Sanki kendimle  yemeğe çıkmışım gibi geliyor. Hiç tanımadığım bu kızla olan benzer tavırlarımız beni dehşete düşürüyor.
Benim gibi konuşuyor bu kız.
Benim gibi gülüyor.
Benimle aynı soru işaretlerini taşıyor.
Kendime bile katlanmakta zorlandığım bu dönemde benim gibi birini görmek sinirimi bozuyor.
Haftalar ayları kovalıyor ve kırmızı rujlu kızla mükemmel bir arkadaşlığımız oluyor bizim.
Adı Pınar.
Farklı biri.
Hayata hem sevgiyle hem nefretle bakabilecek kadar karmaşık bir ruhu var. Ama bu ruhun karmaşık olduğunu bilecek kadar da güçlü bir mantığı var bu kızın. Bir yorum yapıyor bir anda hayatla ilgili ''Neden bu yorumu ben yapamadım?'' diye düşündürüyor. Sonra kendisiyle ilgili bir yorum yapıyor. ''Neden ben de kendimle ilgili böyle yorumlar yapacak kadar cesaretli değilim?'' diye sorgulamaya sürüklüyor insanı.
Tanımaya başlıyorum Pınar'ı.
Haftalar ayları kovalıyor ve bir gün Pınar benim en yakın arkadaşım oluyor.
Dört kişilik odamdan hızlı bir şekilde Pınar'ın kendine kurduğu tek kişilik dünyaya taşınıyorum. Yediğimiz içtiğimiz her şeyimiz aynı olmaya başlıyor. Birinin uykusu olup yatağına çıktığında diğeri bir saat önce uyanmış bile olsa arkadaşına bakıp uykuyu özlüyor.
Tabi ki aralarda zıtlaşmalar da başlıyor mükemmel giden ilişkimizde. Farklılıklarımızın benzerliklerimizden çok daha fazla olduğunu kısa bir sürede anlıyoruz. Farklı ders programlarının verdiği stres çerçeveliyor her yanımızı ve biri uykuya daldığında diğerinin sabahlaması gereken günleri de yaşıyoruz. O günlerde ikimiz de çekilmez iki karakter oluyoruz. Ders çalışmaktan sabahlayan kişi diğerinin uykusuna imreniyor. Uyuyansa imrenilen uykusunu paylaşmak istemiyor.
Bizim odada ikimizden biri hep sabahlıyor.
''İkimizden biri'' olan hikayelerimizin hepsinde aramızdaki farklılıklar dağ oluyor. Benzerliklerse gözle görülmeyecek kadar küçülüyor.
Bazı zamanlardaysa birlikte sabahlıyoruz biz. ''Birlikte'' olduğumuz hikayelerimizin hepsinde aramızdaki benzerlikler ürkütücü bir seviyeye ulaşıyor. Farklılıklar sadece karakterimizin kendimize has yönlerini şekillendiriyor.
'Bizim' gecelerimizde, birer kadeh koyuyoruz sofraya.
Sonra birer kadeh daha..
Sonsuzluğa giden bir sohbet oluyor her kadehimiz.
İçtikçe büyümüyoruz belki. Ama içtikçe küçülmüyoruz da.
Hayatın her yönünü konuşuyoruz birlikte. Geçmişimizi ve geçmişimizde yaşadığımız hayal kırklıklarından aldığımız dersleri anlatıyor, hala alamadığımız derslerin verdiği pişmanlıklara çözümler üretmeye çalışıyoruz.
Aslında Pınar 'pişmanlık' kavramını pek sevmiyor. Yaptığı en büyük hataları bile tekrar yapabileceğini söylüyor her konuşmamızda.
Bu hatalarla büyüyor biraz.
Bazen bu hatalarla eğleniyor.
Onu benden ayıran en büyük farklılığı da belki bu oluyor. Benim gibi her zaman 'doğru'yu yapmaya çalışan birine 'doğru' kavramının aslında var olmadığını hayatıyla gösteriyor Pınar.
Beni ondan ayıran en büyük farklılığınsa geleceğe bakışımız olduğunu kısa sürede çözüyoruz. Pınar evliliğe oldukça uzakta durmayı kendine amaç edinmiş durumda. Bu sebeple elinden geldiğince uzaktan bir seyirci gibi izliyor benim hayatımı. Murat'la birlikte kurmak için çabaladığım geleceği takdir ediyor ama benim kadar cesaretli olamayacağını da defalarca söylüyor.
Pınar bir gün Murat'la tanışıyor.
Çok seviyor Murat'ı.
Doğru bir yolda olduğum konusunda bana inanıyor.
Pınarla benzerliklerimizin tavan yaptığı içki sofralarından birinde bir gün  ''Evleneceğim ben Murat'la'' diyorum.
Pınar'ın zaten bildiği bir gerçeği tekrar sesli olarak dile getirmek komiğime gidiyor. Sarhoş muhabbeti gibi geliyor kurduğum cümle.
''Zamanını planladınız mı?'' diyor sanki evlenmek üzerine aldığım kararları bilmiyormuş gibi..
''Okul bittiğinde evleniriz herhalde.'' diyorum.
Dediğim cümle 'çıkma' kavramı kadar sakin vuruyor Pınar'ı, sevişmek kadar 'tutkulu', ayrılmak kadar 'olağandışı' bir hal alıyor onun bünyesinde.
''Neden?'' diyor.
Pınar'ı bir senedir tanımama ve aslında senelerdir tanıyor gibi hissetmeme rağmen bu soruyu anlamam olanaksız oluyor benim için. ''Bunun sebebi mi olur?'' diye soramıyorum.  Bunu soramadığımı ve soramayacağımı anladığım  noktada Pınar'a karşı bir savunma mekanizması geliştiriyor tüm benliğim.
'' Ne oldu?'' diye soruyorum ''Hoşuna gitmedi mi?''
Bir anda çok gergin bir rüzgar esmeye başlıyor ufacık odamızda. İkimizin de en sevdiği akşamlar olan 'şarap geceleri' mizi böyle bir konuyla öldürüyor oluşumuzu umursamıyorum.
Yüzüm ifadesiz, sorumun cevabını almak için Pınar'a bakıyorum.
Pınar onlarca neden  sıralamaya başlıyor tavrını açıklayıcı. Nedenlerini sıralamadan hemen önce kadehini masaya koyuyor. Her bir nedeni açıklamasının sonunda bir yudum daha alıyor içtiği şaraptan. Bizim ne kadar küçük olduğumuzdan bahsediyor önce. Bu kararı benim küçük yaşıma bağlıyor. ''Daha yapılacak çok şey var. Kaç yaşındayız ki? Senin ideallerin yok mu aklında? Önce bunları gerçekleştir. Biraz büyü evlenmeden önce.'' diyor
Sonra tamamen düşüncesinden vazgeçerek, ama vazgeçtiğini itiraf etmeyen bir şekilde, yaşımın çok üstünde olan muhakeme yeteneğimden bahsediyor.
''Sen böyle şeylerde mantıklı bir kızsın, artık çocuk da değiliz. Sonuçta git evlen tabi ki diyecek bir şeyim olabilir mi? Ama önce bir tart biç.'' diyor.
Pınar daha ben ağzımı açamadan cümlesine eklemeyi yapıyor
''Sen de farkındasın'' diyor.
''Evlenmek için çok erken.''
Kızarıyorum.
Bu 'erken' yorumuna susmakla kızmak arasında bir tepki vermeye çalışıyor tüm benliğim. Bir homurdanma çıkıyor derinden. ''Ağzımdan mı geldi bu ses, yoksa kalbim de mi konuşabiliyordu benim?'' diye düşünüyorum. Söylemek istediğim onlarca mantıklı laf yerine vurucu bir cümle söylemek ve Pınar'ı kızdırmak istiyorum.
''Farkında olmak..''
''Doğru diyorsun.'' diyorum Pınar'a.
''Evlenmek için doğru adamı bulduğumun farkındayım.''
Kızarıyor..
Sonra kızarmaktan morarmaya doğru bir hal alıyor yüzü.
''Sen bilirsin Sezin.'' diyor. ''Ben karar verecek değilim zaten senin adına. Ben sana kendi düşüncelerimi söyledim.''
Murat'ı bu kadar iyi tanıyan ve benim ne istediğimi benden iyi bilen bir insanın yaptığı yorumlarla yorulmaya başlıyor yüreğim. Kendi düşünceleri veya başkasının düşünceleri fark etmez, benimle paylaşmasını istemiyorum. Bu konuda yorum yapmasını da istemiyorum.
Yüzüm onun yüzü gibi morarmak istiyor.
En yakın  arkadaşımın yaptığı en uzak yorumu düşünüyorum o anda.
O en yakın arkadaş.. Kırmızı rujlu o kız..
''Bana, hislerime, yaşamıma, tercihlerime en yakın insan evlenme hayalime bu kadar uzak olabilir mi?'' diye düşünüyorum.
Düşündükçe susuyorum. Sustukça aslında bana en yakın olan bu insanla aramızda binlerce farklılık olduğu geliyor aklıma.
Pınar bir anda her şeyi bir kenara atıyor.
Ama hala telaşlı..
Ama hala kuşkucu..
Ama sesinin tonu yumuşamış bir derinlikte , ''Diyelim ki evlendiniz...'' diyor.
Pınarın yumuşak ses tonu bir anda tüm kızarıklıkları ve morlukları bir kenara itiyor. Yüzümüz eski rengini alıyor. Şarap kadehleri bitmeden dolmaya devam ediyor. Ve biz Pınar'la bir gecede bir düğün planlayan iki insan haline geliyoruz.
İki insan..
İki farklı karakter..
İki farklı bakış açısı..
İki farklı hayat beklentisi...

İki insan.
İki şarap kadehi.
İki şarapta da kırmızı ruj lekesi...




Not1: Bu olayın üzerinden kısacık bir süre geçti. Bu kısacık sürede o kadar çok şey değişti ki hayatımızda belki de ilk kez beklentilerimiz bu kadar kesiştiği bir dönem yaşıyoruz biz. Sonra anlatıyım onu da.
Behlül kaçar.


Not2: Aşağıdaki resim yurt zamanlarımızdan kalma...Şarap kadehlerinde kırmızı ruj lekesi arayanlar size sesleniyorum: Edebi bir cümleydi o! Benzetme yaptım! Normalde ruj lekesi falan yok!
Hala mı bakıyorsunuz?
Bi kapatın sayfayı gözünüzü seveyim...



Hiç yorum yok: