22 Ağustos 2013 Perşembe

Efe Oldu Kolik Ben Ondan Daha Kolik...

Bu aralar yeni konum annelik olduğuna ve bu konuda kendimi şimdiden tecrübeli hissettiğime göre artık blogumu biraz biraz evlilik konseptinden çıkarıp bebekli yaşama döndürmek gerektiğine karar verdim.  Zira hayatımızın şu anki gidişinde evlilikle ilgili yazabileceğim eğlenceli malzemem de pek yok. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum ama kakalar kusmuklar eşliğinde evliliğiniz eskisi gibi kuşlar böcekler dağlar denizlerden ibaret olacak sanıyorsanız çok yanılırsınız. Kötü bir şey demek istemiyorum özellikle bebek düşünenler hemen yanlış anlayıp panik olmasın. Artık ilişkiniz yepyeni bir boyuta taşınacak sadece. Hani ‘’İki araba var birinde annen var birinde ben varım hangisini uçurumdan atarsın?’’ sorusuna cevap her zaman ‘’Annemi tabii...’’ iken (özür dileriz anne) artık ‘’Bir arabada ben varım bir arabada oğlun var....?’’ sorusuna cevap ‘’Tabi ki seni atarım psikopat manyak böyle sorularla gelme bana Allah’ım sen koru yarabbim! Niye böyle şeyler sorarsın ki? Niye aklıma sokuyosun? Niye Efe bir arabada olsun? Ben neredeyim? Niye ben de o arabada değilim?’’ olmaya başlayacak.Uçurumdan atılacak kişi de hiç üzülmeyecek bu cevaba tam aksine gurur duyacak.
Bugünkü yazımda sizlere Efe’yle birlikte yaşadığım ilk 40 günden, kolikten ve kolikle olan mücadelemden bahsetmek istiyorum. Kolik illetiyle uğraşacak annelere ufak ta olsa bir yardımım dokunur belki çünkü bu dertle uğraşırken bir anneyi rahatlatabilecek tek şey başkalarının da bu yoldan geçmiş olduğunu bilmek...
Efe’yi ilk doktor muayene günümüze kadar susturamadık. Abartı falan yok! Uyumadığı (ki bu günde 3-5 tane kesik 2şer saatlik uykuya denk geliyordu) ve memede olmadığı her an avazı çıktığı kadar ağlıyordu Efe... Ama ne ağlama! Rengi kırmızıya mora dönerek, sanki bacağından tutup tavana asmışız gibi bir acıyla...Teknolojik bir anne olarak gün içerisinde bulabildiğim 15-20 dakikalık zaman aralıklarında yemek, uyku gibi yaşamsal ihtiyaçlarımı karşılamak yerine hep araştırdım. Doktorumuza gitmeden ben teşhisi koymuştum bile: Efe kolikti ve bununla uğraşmamız gereken uzuuuun bir süre vardı önümüzde.
Kolik ne bilmeyenler için açıklamaya çalışayım. Çalışayım diyorum çünkü ben bile hala bazı açıklamalardan tatmin olmuş değilim. Kabaca kolik dediğimiz illet : Sebepsiz ağlama krizleri! Genellikle aynı saat aralıklarında tekrar eden, günde bir sefer olabileceği gibi 2-3 sefer olabilen ve  4-5 saate kadar varabilen ağlama modu... Bir kısım bilirkişiler koliği ‘’gaz sancısı’’ olarak açıklarken bir kısım ‘’dış dünyaya uyum problemi, anne karnına dönme isteği’’ olarak yorumluyor. Bir kısımsa ağlama krizlerinin tamamen sebepsiz olduğu kanısında.. Böyle bilimsel anlatınca normal göründüğünü biliyorum. Sonuçta bebektir ağlar diye düşünebilirsiniz ama inanın aylarca beklediği bebeğine kavuşmuş bir annenin bebeğinin saatlerce ağlamasını karşısında bir şey yapamaması,onun sorununu çözememesi kadar kötü bir şey olamaz.
Benim hikayemde lohusa bir kadın olarak lohusalığımı bile yaşayamadan yepyeni ve çaresiz bir durumun içine düştüm böylelikle.
Doktorumuzun Efe’ye verdiği damlalara ve çevremdekilerin yönlendirmelerine bağladım umudumu.
Her geçen gün daha kötüye gidiyordu benim için. Her gün başka bir yönlendirmeyle karşı karşıya kalıyordum. Kimi çok emzir diyordu kimi gaz yapar aman ha, kimi sıcak olsun odası diyordu kimi sıcak koliği tetikler dikkat et diyordu. Mama yedir  mama yedirme, sık banyo yaptır az banyo yaptır, dışarı çıkar dışarı çıkarma, akşamüstü uyumasına izin ver izin verme...  Bir süre sonra beynimde yüzlerce farklı yöntemle, farklı yönlendirmeyle yaşamaya başladım; işin kötüsü de taban tabana zıt olan fikirleri bile uygular oldum. Bunlar yaşanırken bir yandan da anneler de beni düşünüyor ben dinleneyim diye Efe’nin bakımını ellerinden geldiğince üstlenmeye çalışıyorlardı. Bu da benim karakterterime ters düşen durumlardan biriydi tabii.. Oğlumun kontrolünü yitiricem, beni benimsemeyecek gibi saçma bir düşünce oluşuyordu içimde. Sabaha karşı kalkıp ağlama krizleri geçiren Efe’yi alıp alt kata indirdiklerinde çok bilirim peşlerinden gittiğimi ‘’O benim oğlum yanında olmam gerek.!’’ diye...
Böyle devam etti bizim kolik hikayemiz. Her gün 18:00-22:00 ve 03:00-05:00 aralığında, diğer saatlerde de ağlama krizleri ama aralıklı 10ar dakikalık molalarla... Her gün o saatte ne olacağını bilmeme rağmen her gün daha fazla çöktüm ben. Daha fazla umutsuzluğa sürüklendim. Artık bir noktada öyle bir hissiyat oluştu ki içimde geleceği düşlediğimde Efe’yi ağlamayan biri olarak hayal edemez oldum.  Hayalimde bir gün üniversiteden mezun oluyordu  Efe, diplomasını alırken bile ağlıyordu avaz avaz. Atmaca abartmaca yok...
Aralarda neler oldu neler yaşandı neler hissettim hepsini anlatsam roman olur. Bir kolik anneleri anlar beni bu yazdıklarımı okurken. Muhtemelen onların da kalbi şöyle bir cız ediyordur her hatırladıklarında tıpkı benim kalbimin bunları yazarken cız ettiği gibi...
4.ayın sonuna kadar bununla uğraşacağımıza emindim bir noktada. Hatta internette okuduklarıma göre daha uzun süre bu durumla mücadele edenler bile  vardı. 1 yaşına kadar... 2 yaşına kadar... Düşünmek istemiyordum sadece yaşıyordum..
Sonra 40. Gün geldi.
O günü hatırlamak bile istemiyorum. Efe’nin koliğinin zirvesini tam 40. günde yaşadık biz. 9 saat aralıksız, durmadan, morarıncaya kadar, göbek deliğini fırtlatıncaya kadar ağladı, çığlık attı, bağırdı...Kırkı uçururken biz de uçtuk gittik karı-koca. Bana her zaman destek olan kocam ilk defa ‘’Sezin ben çok umutsuzum, bu iş düzelmeyecek sanırım.’’ dedi.. Akşam vakti bütün günün ağlamasından bitap düştü de uyudu Efe.
41. gün Ezgi’yle Onur geleceklerdi bize. Bir önceki gece ‘’Yarın sabah arayıp iptal edeceğim.’’ diye düşünürken o günün sabahı bir cesaret geldi bana ‘’İnceldiği yerden kopsun en kötü ne olabilir ki?’’ diye düşündüm (Kolik bebek sahibi olduğunuzda bir de böyle bir psikolojiniz var. Bebeğiniz ağladığı için bir yere gitmek istemiyorsunuz, başkaları size gelecek diye de panik oluyorsunuz. Ya ağlarsa, ya susmazsa... Ne olacaksa ...) Ezgilerle kahvaltı sofrasına oturduğumuz sırada Efe’yi de ana kucağına koyduk bahçeye yanımıza. 1 saat takıldı Efe yanımızda. Bir mucize gerçekleşiyordu ama sözünü edemiyordum dilimi ısırıyordum sadece. Mızıldandı mamasını verdik, mızıldandı kucağa aldık, mızıldandı uyumaya götürdük. ‘’Çocuğun bir şey yaptığı yok.’’ dedi tabiki arkadaşlarımız (bebeğinizin sizi başkalarına karşı mahcup etme gibi bir huyu olduğunu da tam bu anda öğrendik.:))
41. gün itibariyle kolik bizi tamamen terketti diyemem ama daha az uğrar oldu.. Uğradığında gagamıza tükürdü tabii ama eskisi kadar yıpratamıyordu artık beni. O yüzden hala düşünürüm acaba kırkımızda uçup giden kolik miydi yoksa benim tecrübesizliğim miydi diye?
Konunun uzmanı değilim ama bu işe bayaa kafa patlattım ve 4. Ay bitmesi gereken bu illeti çok daha çabuk hallettim. O yüzden sizinle de kendi yöntemlerimi paylaşmak istedim. Biri bile işinize yararsa benden mutlusu olmaz:
-          Damlalar: Bir çok damla denedik. Değişmeyen damlamız Infacol oldu. Bunun dışında Biogaia bizim durumumuzu kötüleştirdi. Bifiform Drops kullanmaya başladığımızda kolik te geriledi iyileşme sürecine girdi. Doktorunuza danışın en azından, piyasada o kadar damla var ki doğrusunu buluncaya kadar çok zaman geçiyor.
-          Mama: Benim sütüm yeterli olmadığı için Efe’ye mama da veriyorum. Piyasada antikolik mamalar var. Mama değişimi Efe’nin modunu gerçekten çok etkiliyor o yüzden doğru mama seçiminin önemli olduğunu düşünüyorum. Humana’nın Antikolik maması favorimiz ama piyasada kalmamıştı o yüzden değiştirmek zorunda kaldık. Şu anda Bebelac AC kullanıyoruz ve ondan da çok memnunuz. Bebeğiniz hangisini beğenirse..
-          ŞŞŞŞŞŞ: Kolik krizi esnasında bebeğinizi kucağınıza alın ve kulağına şşşşşş diye fısıldayın, bunu yaparken de sırtına hafifçe pat patlayın. İşe yaradığı zamanlar oluyor. ‘Şşşşş’ olayını uyuturken yedirirken her an kullanabilirsiniz. Gerçi ben kendi kendime kaldığım zamanlarda bile şşşşlıyorum bazen böyle de bir yan etkisi var.
-          Fön makinası: Özellikle uyuturken en büyük kurtarıcı! Efe gündüzleri hala fön sesiyle uyuyor. Merak etmeyin daha yeni sordum doktoruna ‘’herhangi bir sakıncası yok ama o sesi uyku arkadaşı yapmış kendine’’ dedi. Gece uykularında kullanmıyorum ama gündüz en büyük kurtarıcı. Açıkçası hiç takmıyorum ben, ilelebet bu sesle uyuyacak değil ya? Ağlama krizi esnasında da çok yarayacak işinize.
-          Kundak: Kayınvalide yöntemi J Kolik bebekler özellikle uyku öncesinde kundak yapıldıklarında rahatlıyorlar. Bebeğinizi sıcaktan bunaltmamak için bunu ince bir tülbentle yapmanızı öneririm.
-          Meme: Bu çok tartışmalı bir konu gerçi... Ben Efe’nin kolik sebebinin gaz olduğuna hiç inanmadım bu yüzden memenin antikolik bir etkisi olduğuna inanıyorum. Başlarda annemler gaz yapacak diye istediğim zaman meme vermemi engellediler, artık kimseyi dinlemiyorum ihtiyacı olduğunu hissettiğim noktada isterse yarım saat geçmiş olsun Efe memede. Gerçi tiryakilik gibi bir yan etkisi var ama yaşadığınız haz hepsinin önüne geçer.
-          Banyo: Her gün ılık bir banyo yaptırmak çok önemli. Bebekler normalde banyoyu sever ama kolik bebeklerin banyoda ağlama olasılığı yüksek. Biraz kulak kapamanız biraz dirayetli olmanız gerek. Banyoda koliği tuttuğu zamanlarda bırrrr gırrrr diye değişik sesler çıkarıyordum ben biraz oyalanıyordu.
-          Kıyafet seçimi: Bir yerde kolik bebeklerin çok hassas olduğunu dolayısıyla en ufak şeyden rahatsız olabileceklerini okumuştum. Kıyafet kumaşının bebeğinizi rahat ettirmesi, etiketinin sökülmüş olması çok önemli. İlk doğduğunda Efe’yi iki kat giydiriyorduk uzun süre de böyle devam ettik. Kıyafetler ne zaman inceldi, katlar azaldı Efe rahatladı.
-          Hamak: Özellikle uyku esnasında bire bir. Hamak şekli sayesinde bebeğin anne karnında gibi hissetmesini sağlıyor. Ben Bliss kullanıyorum çok memnunum.  Efe hala bütün gündüz uykularını hamakta yapıyor. Geceleri de bazen hamakta uyutup sonrasında yatağa alıyoruz. Kolik ağlamalarında çok defa hamağa atıp susturduğumu bilirim...
-          Kolik Cdsi: Buzuki Orhan’ın bu CD’sine bırakın 10-15 tl 1000 tl verirdim! Biz daha 10 gün önce falan bıraktık cd’yi. O zamana kadar uyku sırasında ve ağlama krizlerinde en büyük kurtarıcılarımızdan biriydi. Youtube’a ‘’Buzuki Orhan – kolik’’ yazarak bulabilirsiniz. Efe’ye ilk dinlettiğim gün 10 saniye içerisinde uyuyakalmıştı. Hep aynı etkiyi yapmadı tabiki ama denemeye değer.
-          Masaj: Yine youtube’dan Ayşe Öner’in gaz masajını izlemenizi tavsiye ederim. Ben her gün yaptım bu masajı, günde üç posta. Koliğin gazla bir ilintisi varsa kesinlikle yardımcı olduğunu düşünüyorum zira Efe’nin masaj sırasındaki pırtları hala güldürür bizi. Kolik ağlaması sırasında bebeğinizin çorabını çıkarıp ona fön makinası sesi eşliğinde yapacağınız ayak masajı da etkili oluyor. Bu yöntemi de annem buldu bayaa kullandık.
-          Yüzüstü yatış: Ağlama krizleri esnasında Ayşe annemin kullandığı yöntemlerden J Bir zemine yüzüstü yatırıp ufak masajlar yapıp sırtını sıvazlayabilirsiniz.
-          Her türlü sallama yöntemi: Özellikle bebek uyku danışmanları, eğitmenleri benim bu fikrime kesin karşı çıkarlar ancak kolik bir bebeğe sahip olan anne bebeğini susturabilecek her yönteme eyvallah diyor kimse kusuruma bakmasın. Efe ağlama krizleri esnasında ayakta da sallandı çarşafta da. Onu sakinleştirdiği sürece öptüm başıma koydum. Şimdi de hamakta sallanıyor bazen yine ayakta sallanmak istiyor. Onu rahatlattığı sürece benim için sıkıntı yok.
-          Temiz Hava ve Işık: Ağlama krizlerinden korkup kendinizi eve hapsetmeyin. Kapının önüne bile olsa çıkın. Işık ve hava bebeğinize iyi gelecek!
-          Rutin:Bir rutin oluşturun ve bebeğinizin uykusundan çalmayın!  Tracy Hogg’un ‘’Bebek Bakım Sorunlarına Mucizevi Çözümler’’ kitabındaki EASY yöntemi benim bakış açımı değiştiren yegane yöntemdir. Kısaca beslenme, aktivite, uyku düzeneğinden oluşan bu yöntemle bebeğinize bir rutin oluşturuyorsunuz, böylelikle kolik dışındaki ağlamalar engellenmiş oluyor. Benim Efe konusundaki en büyük hatam baştan böyle bir sistem tutturmamış olmam. Gece uykusundan çalarım korkusuyla akşamüstü vakitlerinde çok defa uyanık tuttum Efe’yi bu sebeple de uyku yüzünden olan pek çok ağlamayı da kolik sandım saçma bir döngüye girdim. Şimdi de tamamen saatli bir sistemimiz var diyemem ama artık oğlumun işaretlerini daha iyi takip edip onun ne zaman neye ihtiyacı olduğunu görüyorum. Uykusunu aldığı için size sırıtan bir bebek kadar güzel bir şey olamaz!
-          Destek: Kolikle tek başınıza başa çıkmanız mümkün değil! Yanınızda mutlaka güvendiğiniz birilerinin olması gerek. Bu süreçte benim iki annem de yanımdaydı, her türlü kaprisimi çektiler, Efe’yle ilgilenirken bir yandan da benim ruh halimle mücadele ettiler. Hala dönüşümlü olarak bana yardımcı oluyorlar. Bu süreçte onlar olmasaydı ben bugün olduğum anne haline gelemezdim. Haklarını asla ödeyemem...

Yukarıda yazdığım yöntemlerin hiç biri problemin kökten çözümü değil. Belki uyguladığınız beş seferden sadece birinde çare olacak bazıları. Bazıları bebeğinizin sadece on beş dakika sakinleşmesini sağlayacak. Ancak kolik anneleri bilir ki o on dakikalık sakinleşme bile dünyalara bedeldir kimi zaman. Bu yazdığım yöntemleri ben denedim uyguladım kiminde başarısız oldum kiminde başarılı...
Zaman zaman kolik yine bizim kapımızı çalıyor. Geçen bayramda bayram ziyaretimize bile geldi.
Eskisi kadar korkmuyorum artık.
Öğrendim ki kolikle veya ileride olabilecek farklı problemlerle mücadelenin en büyük çözümü İÇ SESİNİZİ DİNLEMEK! Başkaları ne diyor okuyun, duyun, dinleyin, öğrenin ama içinizdeki annenin size söylediklerini asla yabana atmayın! Bu süreci atlatmanız gereken bir dönem olarak değil de bebeğinizle el ele vermeniz gereken ilk sınav olarak görün.
 İnanın ne yaşadığınızı, ne kadar korktuğunuzu, çaresiz hissettiğinizi biliyorum.
Ama siz de inanın ki yalnız değilsiniz ve tünelin sonunda parıl parıl bir ışık sizi bekliyor!

18 Ağustos 2013 Pazar

Pşşşşşt yeni hayatım: MERHABA!

Geçen sene bu zamanlar bloguma bir yazı yazacak olsam elimdeki kokteylle deniz kıyısında veya havuz başında olurdum. Sıfır beden olmasam da 36 bedeni geçmeyen kıyafetlerim olurdu üzerimde. Satır aralarında içkimden bir yudum almak veya sigaramdan bir fırt çekmek için duraksardım.
Bu sene mi?
Şu anda elimde alkolsüz malt içeceğim küçük bir odada hamak başındayım.. 42 bedene zor soktuğum totom terden koltuğa yapışmış durumda. Aralarda hamağı sallamak için duraksıyorum ‘’Pışşşş pışşşşşşşşş’’ diyorum bir yandan da.
Tam 3 aydır Pışşş pışşşşş şşşşşşşşş şşşşşşşşşş...
Efe’nin doğduğunu söylememe gerek yok sanırım?
20 Mayıs 2013 tarihinde saat 13:48’de hayatımda bir mucize oldu. 13:47’de ‘’Karnımı mı kesiyorlar lan şu anda?’’ tarzı korkular yaşarken  sadece bir dakika sonra daha cesur bir insandım artık ben. Daha büyüktüm, sorumluluk sahibiydim, sevgi doluydum, güvenilirdim! 13:47’de eştim,arkadaştım,birilerinin kızıydım ama sadece 1 dakika sonra tek bir sıfatım vardı ben artık anneydim!
3 aydır anneyim ben...
’’ Nasıl geçti bu 3 ay anlamadım’’ diyemeyeceğim çünkü köküne kadar hissettim.
Bana 3 yıl yaşamışım gibi geliyor yalan yok.
Nasıl gelmesin?
 İddia ediyorum insan hiç bir sıfat değişikliğinde bu kadar çok şey öğrenemez, bu kadar farklılaşamaz. Eş olursunuz hayatın annenizin evindeki kadar rahat olmadığını görürsünüz, iş adamı-iş kadını olursunuz daha fazla sorumluluk yüklenmeniz gerekir, ne biliyim amca dayı hala teyze olursunuz kendi doğurmadınız birini bu kadar sevebileceğinize inanamazsınız blah blah blah... Ama hiç bir duygu ve hiç bir sorumluluk sizi anne olmak kadar değiştirmez, afallamanıza sebep olamaz.
Bebeğiniz karnınızdayken o boş süslü yatağa bakıp orada uyuyacağı günlerin hayalini kurarsınız, peki düşünür müsünüz o çocuk o yatakta nasıl uyuyacak? Kim uyutacak bu çocuğu? Nerede uyuyakalacak, nereden taşınacak o yatağa? Taşıyan kişi taşırken kaç kere uyandıracak?
Süt saklama poşetleriniz peki? Onları kullanamayacağınızı çünkü süt miktarınızın asla onları dolduracak kadar olmayacağını düşünmezsiniz değil mi? Gözünüzün ucuyla bile bakmadığınız biberonlara ihtiyacınız olabileceğini?
Dolabınızda asılı bir dolu bebek kıyafeti... Renkli zevkli şeyler. Bol bol almışsınız çünkü birileri ‘’Günde 5-6 değiştiriyorsun en az.’’ demiş. E hiç aklınıza gelmez mi sormak bu kıyafetler neden bu kadar sık değişiyor diye? Keyif için mi değiştireceksiniz sanmıştınız? Bir giysi giydirip çıkarmanın kaç dakikalık ağlamaya sebep olduğunu da tabiki düşünmediniz.
O puseti ne severek aldınız! Birlikte fink atacaktınız. Bir aşağı bir yukarı gidip gelecektiniz caddelerde. Sonra bir kafeye oturacaktınız, siz kahvenizi yudumlarken bebeğiniz de kral koltuğunda uyuklayacaktı. Sizin bebeğiniz puset seven bebeklerden mi olacak yoksa pusete koyduğunuz gibi ciyak ciyak ağlayacak mı aklınıza geldi mi hiç? Bir yere oturduğunuzda aman birazcık dursun diye bir elinizde kahvenizi içmeye çalışırken diğer elinizle puseti bir ileri bir geri itmeniz gerekeceğini bilebilir miydiniz?
Banyo için türlü şampuanlar, süngerler alırken reklamlarda banyoda gülümseyen şu bebekler geldi aklınıza değil mi? İlk suya girdiğinde bir kaç dakika sonra bir yaygara koparacağını ve o yaygaranın bir saat süreceğini kimse anlatmadı çünkü size.  Suyu sevmeye başladığında da çıktığı zaman kızacağını ve bunun yeni bir ağlama krizine sebep olacağını...
Doktorunuz ‘’bebeğiniz kolik, 4. Ay muhtemelen düzelecektir’’ dediğinde kolik nedir bilmezken 1 hafta içerisinde bir kitap yazacak kadar kolik uzmanı olacağınızı tahmin edebilir miydiniz?
Lohusa geceliklerinizi özenle seçip ütülettiniz siz.
Kafanıza güzel taçlar yaptırdınız.
Hatta yatak odanıza televizyon bile taktırdınız sıkılmamak (!) için.
‘’Bol bol çorba iç salata ye süt yapar zaten patır patır da kilo verirsin’’ demişti bir de birileri, çorba tarifleriniz de hazırdaydı o yüzden. O birileri her süt verdikten sonra kanınızın çekileceğini elbette söylemedi..
Sonra bir baktınız aynaya üzerinizde en eski geceliğiniz, şişmiş yara olmuş göğüslerinize kapatılmış lahana yaprakları, gözünüzün altında mor halkalar, saçınız yağlı yağlı tepeye tutturulmuş.. Poponuz arkada bir tepecik göbeğiniz önde diğer bir tepecik. Çatlaklarınız sedef rengi bile değil mosmor! Kulağınızda sizi bu kadar üzebileceğini asla tahmin edemeyeceğiniz bir ağlama sesi susturulamayan. Ve siz çaresiz...
Kendini eksik hisseden...
Kontrolü elinden kaybetmiş kim ne derse uygulamaya çalışan...

20 Mayıs 2013’te tam 13:48’de anne oldum ben.

Yaşayacaklarımı hiç bilmeden, düşünmeden...
Bugün bir elim klavyede bir elim hamakta Efe’yi ,oğlumu, sallıyorum...Ve bugün bir çok şeyi hala öğrenen bir anne olarak hamağının içinde mırıl mırıl söylenerek uyuyan oğluma bakıyorum gözümün ucuyla...
Uykusunu alamadan kalktığında olabilecekler karşısında eskisi kadar korkak değilsem (hatta içten içe artık uyansa da bir gülümsese diye bekliyorsam),
Oğluma baktığım her dakika şükredip yaşadığım tüm zorlukları bir kere değil bin kere daha yaşamaya razı olduğumu hissediyorsam,
Yarın olabilecek her yeni sürprize karşı cesaretliysem...
Ben aslında her gün yeniden yeni bir anne olarak doğuyorum...
Hoş geldin, iyi ki geldin oğlum!







29 Nisan 2013 Pazartesi

Hamilelik Hormonlarım: 1 Kıymet Bilciler: 0 .!


Bir kez daha:
 ‘’Bugünlerinin kıymetini bil valla çok arayacaksın.’’
‘’Oyyy ben senin yerinde olmak için neler vermezdim keyfine bak otur tv izle, kitap oku. Kıymetini bil yani...’’
‘’Bu daha bir şey mi bak neler neler göreceksin, sen kıymetini bil iyisi mi...’’
Tarzı yaklaşımda bulunan bir ‘’Kıymet Bilci’’ ile konuşursam Allah yarattı demeyeceğim açacağım ağzımı yumacağım gözümü!
Sürekli aynı acıklı hikayeyi anlatmak istemiyorum ama bildiğiniz üzere 28. Haftadan beri ‘’Erken doğum tehditi’’ altında kıçımın sol lobu üzerine devrilmiş yatıyorum!
8 HAFTA GEÇTİ!
Başkasını bilmem ancak benim gibi bir insan için 8 hafta boyunca minimum açık hava, minimum hareket ile yaşamak işkence gibi. Bunun yanında çocuk ha doğdu ha doğacak, doğsa nefes alacak mı yutkunabilecek mi başlıkları altında yaşadığım korkuyu günlerce anlatabilirim. Gece uykusuz saatleri, yatmaktan kaynaklı kaburgamdaki şiddetli ağrıyı, her aynaya bakışımda ağlamama sebep olacak çatlaklarımı, tartıda gördüğüm 19 kilo fazlalığı saymıyorum bile... Şimdi ben bunları yaşarken bir grup insan kalkmış bana bu günlerin kıymetini bilmemi söylüyor! Bu günlerin neresi kıymetli sorarım size? Hayır yani zaten bu şekilde yatmak kıymetli geliyorsa sana o zaman hayatında bir sorun var ve o sorunu acilen bulmalısın diye düşünürüm ben.
İnanın bu cümleleri duyacağım ve birinin kalbini kıracağım diye telefonlarımı açmaz, açamaz oldum!
Çocuk dediğin niye yapılır arkadaş? Doğması için değil mi? Doğması için yaptığım bir çocuğun hayati tehlike yaşadığı günleri özlemek, o günlerin kıymetini bilmek salaklık olmaz mı sence de? Hani öyle çok düşünüp kafa yormaya gerek yok yani mantık basit, net! He sen çocuğu içinde tutmak için yapıyorsan o ayrı da onun da bir haftası var biliyorsun bir noktada çıkıyorlar ister istemez...
Geçende Murat’la hastanede doktor sırası bekliyoruz yanımızda zavallı bir kızcağız belli ki geceden beri uyumamış kusup durmuş... Konuşmalarına kulak kabarttım daha 11 haftalık hamile. Yüreğim cız etti. Öyle ‘’Bugünlerini arayacaksın bak daha bir kilo almamışsın, ağırlaşmamışsın, normal nefes alıp veriyorsun mis gibi kıymetini bil sen en güzeli...’’ falan diye de düşünmedim. Murat hemen biz Türklerin nedense çok kullandığı ‘’Şu kadar versem bunu yapar mısın?’’ sorularına başladı. ‘’Sana 10,000 TL versem 11. Haftaya döner misin?’’, ‘’20,000’’ ‘’30?’’ derken 200,000 TL’lere kadar çıktı.
Dedim ki ‘’O günlere döneceğimi bilsem üzerine ben 200,000 teklif ederim!’’
Saçmaladığımı düşünüyor olabilirsiniz ama aynen böyle düşünüyorum!
Şu anki hislerimle hiç bir teselli ödülü beni bu sürece baştan başlamaya zorlayamaz... He oğlumun sağlıklı doğması için gerekirse bir 40 hafta daha yatarım o çok ayrı ama ne diyorum bakın?  : ‘’Doğması için!’’
Öyle karnımdayken hiç keyif almadım falan da sanmayın! İçinizdeki canın size attığı her tekmede çok yoğun bir mutluluk hormonu salgılıyorsunuz, kalp atışını duyduğunuz her dakikayı gözleriniz dolarak yaşıyorsunuz, onun yüzünü gördüğünüzde ‘’kuzum’’ diye seviyorsunuz farkında olmadan... Ama bu tatlı tekmeler, eğlenceli ultrason anları büyük korkularla birleşiyorsa da bu sürecin sağlıkla sona ermesi için dualar ediyorsunuz içinizden. Yani ‘’Tekmeler çok mucizevi o zaman ben iyisi mi kıymetini bileyim kıçımı devirip yatayım.’’ demiyorsunuz, diyemiyorsunuz!
Artık bunu bu denli açık bir şekilde söylemişken çocuk içimdeyken mi daha zor geçiyor zaman yoksa çıkınca mı daha büyük işkence çekeceğim diye düşünmek kadar gereksiz bir şey var mı? Kaldı ki farzedelim bu ‘’Kıymetini bil...’’cilerin dedikleri doğru bunlar iyi günlerim, e ne değişecek? Ben uykusuz geceyi gündüzüme katıp çocuğımla ilgilenirken sen gaddarca bir keyif mi süreceksin beni izleyip?
Etrafımdan gördüğüm kadarıyla bu muhabbet ileride de bitmiyor...
Çocuk emekliyor kıymet bilciler başlıyor konuşmaya sana çocuğun yürüyeceği dolayısıyla senin peşinde koşacağın günleri anlatıyor.
Çocuk anaokuluna başlıyor ilkokul günlerinin zorluğundan bahseden bir kıymet bilci grubu çıkıyor.
Bu muhabbet dipsiz kuyu gibi yani.
 Daha da kötüsü bu grup öyle bir yaşlılar grubu falan da değil! Bildiğin çoluğu çocuğu olmayan daha yeni ergenlikten çıkmış bebeler falan söylüyor bu lafları.
Gizli bir tarikat varmış ta ben mi girememişim şimdiye kadar diye düşünüyorum bazen...
Buradan tüm hamile arkadaşlarıma açık çek, bir gün ‘’Kıymetini bil...’’ ile başlayan bir cümleyle gelirsem sizlere suratımın ortasına öyle bir tokat patlatın ki tokat böyle kendiliğinden dillensin, konuşsun.
‘’Ben kıymetini biliyorum, sen bi haddini bil!’’desin bana..

Oh be.!



 

Not: Yarın itibariyle oğlum 36. Haftasını bitiriyor yani doğsa bile ‘’Erken doğan bebek’’ sayılmıyor. İşte bu mutluluğun kıymetini gerçekten bilmek gerek!
28inci haftadan bu günlere...
Not2: Yarın kıymetli bir gün olduğuna göre keyifli keyifli baby shower partimi anlatmayı umuyorum sizlere. Merakla bekleyin olur mu?




28 Mart 2013 Perşembe

Kıçımın Sol Lobu!




Kaç gün oldu?
Kaç hafta oldu?
Gerçekten saymayı bıraktım artık…
Tamam tamam 23 gün oldu…
Hatta 23 gün 3 saat!
Manyak falan değilim günleri saatleri saydığım için, dedikodu yapmayalım…
Asıl benim gibi enerji patlaması tavan olan, yerinde durmayı bilmeyen birini alıp  ‘’Sol tarafına doğru yatıcan bir çişe kalkıcan bir de yemek için doğrulucan’’ diyen doğa dengesi manyak!

Tam 23 gündür kıçımın sol lobu üzerinde yatmaktayım!

Karnımdaki ufaklığın ufukta bir ışık olduğunu keşfedip ‘’Lan acaba oraya doğru gitsek mi?’’ diye düşünmesi sancılarımı, sancılarım erken doğum tehditini, erken doğum tehditi de 28. haftadan itibaren  önce hastaneye sonra da eve kapanmamı gerektirdi. 

Hastanede yatarken ödüme karışan bokumu, ‘’Kendimi çok zorladım’’  vicdan azabımı kısa sürede unutmuş olacağım ki sonrasında her hafta ‘’Bu hafta ufak ufak eski hayatıma dönebilir miyim acaba?’’ umuduyla yaşamaya başladım. Doktorumla yapmaya çalıştığım pazarlıklar tabiî ki bir işe yaramadı ve en fazla haftada bir banyoya hak kazanmış şekilde ayrıldım hastaneden. 

Benim gibi planlı bir de kontrolcü bir karaktere sahip olunca insanın  kanına çok dokunuyor böyle şeyler…
37. Haftaya kadar işe de giderim, eve de bakarım, alışverişe de çıkarım, sinemaya da giderim, hatta bir yemek kursuna daha mı gitsem lan? Diye düşünen birine ‘’Kusura bakma planlarını bir on hafta kadar geriye alıyoruz he bir de her türlü özgürlüğünü alıyoruz’’ dediklerinde o gözyaşları böğründe düğüm düğüm oluyor…

Ama işte bunları sana yaşatan doğanın düzeni bu süre içerisinde bir şey daha öğretiyor sana: Sabretmeyi!
Hayatımda hiç çok sabırlı bir insan olamadım ben.
Hatta fazla tez canlıyım,saklamanın bir alemi yok.
Sabretmem gereken ender zamanlarda da bu eylemi pek de hakkını vererek gerçekleştirdiğim söylenemez.

İşte bu süre zarfındaki o sabır durumu  bildiğiniz durumlardan değil!
Çünkü hayatımda ilk kez başka biri için sabretmek zorundayım ben…

O sıkıntı çekmesin, iyi beslensin, iyi oksijen alsın, çabuk büyüsün diye 20 saat kıçımın sol lobu üzerine yatmalıyım!
O rahatsız olmasın diye yattığım yerden hep aynı manzaraya bakmalıyım!
O streslenmesin diye bazı şeyleri ben de yutmalıyım, daha hızlı çaktırmadan ağlamalıyım, daha çabuk susmalıyım!
Onun için yaşamalıyım ama o bildiğim hayatımı değil, ona iyi gelen hayatı solumalıyım!

Annelik duygusu kimde hangi aşamada başlıyor bilemem…

Kimisi karnına düştüğü an başlıyor diyor ama bence onun tehlikede olduğunu hissettiğin noktada başlıyor aslında bu maraton. Biri sana ‘’Doğarsa büyük ihtimalle yaşar’’ dediğinde o büyük ihtimal kısmını duymayıp olabilecek en küçük ihtimale odaklandığında, onun yaşamama ihtimali olduğu kulağında çınladığında yeniden yepyeni bir kimlikle doğuyorsun, o zaman gerçekten anne oluyorsun!

23 gün 3 saat…

Efe artık 31 haftayı bitirdi 32 haftanın içerisinde.

‘’Her gün aynı güne başlıyormuşum gibi’’ hissediyorum bazen diyorum, yakınıyorum…
Ama aslında her gün oğlumun biraz daha büyüdüğü, biraz daha güçlendiği, kötü ihtimallerin yüzdesinin biraz daha düştüğü bir güne uyanıyorum ve her gün uyandığımda defalarca şükrediyorum…

Dilim başka şeyler dese de, içimdeki enerjik kız hayatının eski koşturmacasını özlese de, bu zorlu süreçte doğan anne sonuna kadar dayanması gerektiğini ve dayanabileceğini biliyor! O anne oğlunu her sevişinde ''Biraz daha tamam mı?'' diye konuşuyor onunla ve garip şekilde onun bunları dinlediği için beklediğine de inanıyor!

23 gün 3 saatte kıçımın sol lobunun üzerinde 23 yıl büyümüşüm de haberim olmamış, vay be…


Not: O bebek partisi yapılacak arkadaş! Benden adam olmaz…


25 Ocak 2013 Cuma

Boş Teneke...Tınnnnnn....


Severek izlediğim bir dizideki hamile kadın karakter şöyle dedi bir kaç bölüm önce:
''Vücudumda iki beyin olup kendimi beyinsiz gibi hissettiğim bir sürecin içindeyim!''
Ne demek istediğini daha ilk saniyede anladım.
Hatta anlamakla kalmadım, bayıldım bu lafa!
Belki de içten içe benim gibi hisseden birilerinin olması, üstüne üstlük bunun sevdiğim bir dizideki sevdiğim bir karakter olması çok daha hoşuma gitti.
Neden mi?
Çünkü ben de bir süredir kendimi bomboş bir teneke gibi hissediyorum!
Evet bir dolu kilo almış olabilirim, evet içimde sürekli kımıl kımıl oradan buraya hareket eden bir canlı yetiştiriyor da olabilirim; ancak bunların yanında hamileliğin yan etkilerini de sonuna kadar yaşamaya devam ediyorum!
İşte bu yan etkilerden biri de hissettiğiniz o boşluk duygusu.
Bunu ''Hiç beynim yok gibi hissediyorum.'' diye tanımlamak biraz gaddarca gelse de, akşamın bir saati rahat koltuğunuzdan kalkıp ayağınızı süre süre mutfağa gidip orada ne yapmanız gerektiğini hatırlamayıp kendinizi 'sıfır' noktasında hissettiğinizde başlıyor korkularınız. İçten içe şu ana kadar neleri unuttuğunuzu ve neleri unutabileceğinizi düşünmeye başlıyorsunuz. E bu da fazla bilgi yüklemesi yaratıyor tabii sıfırın altına iniyorsunuz.
Bu öyle vitaminlerle falan çözümlenecek bir süreç te değil malesef...
 Zira kendimden örnek vermem gerekirse hayatımın hiç bir döneminde vücuduma bu kadar yararlı besinin girdiğini, üzerine de vitaminlerle desteklendiğimi hatırlamam. Fakat gel gör ki bu meyveler, sebzeler, sütler sizi olduğunuzdan daha akıllı bir hale getirmiyor veya daha kötüsü içten içe ortaya çıkan o boşluğu engellemiyor.
Ve zaman geçtikçe o boşluğa kızmaya başlıyorsunuz.
Zaten bu süreçte o kadar çok kızdığınız şey var ki!
Aldığınız kilolar, daha kısıtlı hareket ediyor oluşunuz, kısıtlı yeme imkanlarınız, eski enerjinizin yerinde olmaması, vesaire vesaire...
İşte bütün bu kızdığım başlıkları düşündükçe kendi kendime sormaya başladım ben:
Ben gerçekten kendimi çaresiz hissettiğim için mi kızgınım yoksabir çeşit mahalle baskısının kurbanı mıyım?

Hamilelikten önce başka bir kimliğiniz var hayatta.
Hatta bir değil bir çok kimlik yaratmışsınız kendinize.
X şirketinin y pozisyonundaki insansınız örneğin. Bu y pozisyonunda bir kimliğiniz var. Yaratıcısınız, hırslısınız, enerji dolusunuz veya bunların tam terslerisiniz.
Aynı şekilde sosyal hayatınızda da bir kimliğiniz var. Eğlenmeyi acaip iyi bilen bir arkadaşsınız, parti kızısınız veya haftanın her günü misafir ağırlama potansiyeline sahip cici kızsınız.
Evdeki kimliğinizde iyi bir eşsiniz. Yemek hazırlayansınız, hazırlamıyor olsanız bile en doğru yemek nereden sipariş edilir adı gibi bilensiniz. Eşini seven, yeri geldiğinde romantik takılıp yeri geldiğinde şımarıklaşabilensiniz. Belki huysuz bir eşsiniz, belki durgun bir eşsiniz ama kim olduğunuzun bilincindesiniz.
İşte hamilelikle birlikte bu kimliklerinizin hepsi birer birer yokolmaya başlıyor.
Çünkü artık yeni bir kimliğiniz var sizin:  SİZ HAMİLESİNİZ!
İşinizde, sosyal çevrenizde, eşinizle eski kimliklerinizi sürdürememeye başlıyorsunuz bir süre sonra. Hamile kimliğiniz siz isteseniz de istemeseniz de hepsinin önüne geçiyor. Artık enerjiniz öyle gün boyu süremiyor malesef. Daha çabuk yoruluyorsunuz. Başınız kıçınız ağrıyor sürekli ve sebepsiz... Gazınız oluyor! Ancak gazınızı bile yaşayamıyorsunuz! Kimliğiniz gereği gazlı olmanıza izin olmayabiliyor çünkü...

Siz tüm bunları yaşarken toplumsa sizi eski siz olarak görmek istiyor!
Koşmanızı, yetişmenizi, sürekli gülümsemenizi, detayları kaçırmamanızı, yani kısacası eski siz olmanızı bekliyor herkes..
Bu yüzden olacak ki birine ''Haftasonu gece çıkmak bizim için çok zor gündüz planı yapsak olur mu?'' dediğinizde bir suçluluk duygusu sarıyor her yanınızı. Siz bu suçluluk duygusunu hissetmediğiniz zamanlardaysa insanlar size hissettiriyor, kafanıza vurup ''Arkadaşım sen de hamile misin hasta mı?'' diye soran bir patavatsız elbet çıkıyor. Bu patavatsıza durumu açıklamaya çalışıyorsunuz bir de telaşlı telaşlı... ''Benim belim falan da kötü artık yoksaaaa sabahaaa kadar dans ederim.'' modunda kendini kanıtlamaya çalışan bir insan haline geliyorsunuz.
Zaman zaman alttan tekmeleri yerken veya midenize koca bir kaya parçası gibi oturan yemeğinizi öğütmeye çalışırken buruş buruş oluyor suratınız tam önemli bir işinizin ortasında, çaktırmamaya çalışıyorsunuz. ''Hayırdır?'' diyen kişinin aslında sizi merak etmediğini alttan alta ''Arkadaşım bi yüzün gülsün bi sempatik görün!'' demeye çalıştığını biliyorsunuz çünkü...
Siz ve kimlikleriniz böyle böyle düşman oluyorsunuz işte bir birinize.
Bugün şöyle bir düşünün bakalım tanıdığınız bir dolu genç çocuklu çifti. Bir dolusunun toplum tarafından uygun görülmüş kimlikleri yaşadıklarını anlamak için çok da akıllı olmamak gerekir bana kalırsa.
''Ayyyy valla bu sene bağladım çocukceğizimi göğsümün üstüne iki hafta ülke ülke dolaştık.'' diyen ana babalar sizce bu muhabbeti isteyerek mi yapıyorlar yoksa tepelerinde hissettikleri baskıdan mı?
Zaten ölüyorlar geberiyorlar bütün sene varolan tek haftalarında da göğüsteki kanguruya bağlı el kadar bebeyi oradan oraya taşımak pek kolay olmasa gerek değil mi?
Ama işte ''çılgın genç'', ''onlar acaip gezer eğlenir'' imajını vermişler bir kere...
Yani başka bir deyişle toplumun gözünde kimlikleri o şekilde onaylanmış onların. O saatten sonra ''Arkadaşım ya siz de acaip gezer tozardınız bir duruldunuz!'' diyen eş dostla uğraşmak yerine ayakları su toplayıncaya kadar yürümeyi tercih eder bu vatandaşlar.
Onların halinden de ancak sen ben anlarız işte...

Ben aslında bu yazımda bu duruma uzak olan, boş boş konuşan veya eleştirel gözlerle bakan eşi dostu onu bunu yargılamıyorum.
Benim bu yazıdaki tek mücadelem yine kendimle..
Ne zaman ''Ben artık  eskisi gibi değilim arkadaş, vücudumda kendinden hareketli bir vatandaşı daha barındırıyorum, o yüzden de taklalar parendeler atamıyorum.'' diye kendimi kabul edersem işte o zaman rahatsız olduğum tüm tepkilere karşı savaşımı da kazanmış olacağım.

''Ne diyorduk?''diye soracaktım ki yazının başını unutmuşum bile...
Bu da benim yeni kimliğim: Boş Teneke!
Mükemmel bir haftasonu olsun! :)